Türkiye, yeni bir seçim sürecine daha girdi. Kuşkusuz içerisine girilen seçim
süreci, birçok bakımdan hafızalarda uzun süre yer edinecek, hatta silinmeyecek
özelliklere sahip. Ordunun kamuoyunda “muhtıra” olarak algılanan tavrının, bu
noktaya gelinmesinde belirleyici bir rol oynadığı, herhalde herkesin kabul
edeceği bir gerçektir. Aynı şekilde, bu baskı ortamının psikolojisi altında
“367” konusunu karara bağlaması gereken Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde yeni bir durum yaratan kararı, seçimlere gitmeyi, hükümet açısından
artık kaçınılmaz bir hale getirdi. Ve sonuçta, neredeyse AKP dışında bütün
siyasi yapıların ortak istemi olan seçim, Türkiye’nin gündemine gelmiş oldu.
Erken seçim tarihinin 22 Temmuz olarak belirlenmesi de aslında manidardır. Yazın
tam ortasında, insanların çoğunun tatil veya izin kullanmak için başka yerlerde
olduğu bir tarihin seçim günü olarak belirlenmesi ile amaçlanan nedir? Açık ki,
seçime katılım oranını düşürmek… Böylece Türkiye çok uzun bir zaman sonra ilk
defa yaz ortasında seçimlerini gerçekleştirmiş olacak. İdeal olanı,
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yapıcı ve uzlaşmacı davranmak, hatta yeni
cumhurbaşkanı seçimini yeni parlamentoya bırakmayı tercih etmek ve bütün bu
gerginliklere, antidemokratik uygulamalara meydan vermeden, nisan ayı içerisinde
erken seçime gitmekti. Hükümet, makul oranı yapmaktan kaçtıkça, gerginliğin dozu
ve oranı da yükseldi. Ve gelinen noktada, AKP hükümeti, “muhtıra mağduru” bir
parti edasıyla seçime gidiyor; bu “mağduriyet” durumunu oya tahvil etme
hesapları yapıyor.
Hemen ve bir kez daha belirteyim ki, Türkiye’de ordunun siyasete müdahil olması,
Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarından başlıca bir tanesidir. Böyle bir durum
kabul edilemez. Demokrasisi kabul gören hangi ülkenin ordusu böylesine siyasetle
iç içedir? Tabii ki bunun hiçbir örneği yoktur. Fakat Türkiye’de ordu, bazen
açık, bazen dolaylı yönden her zaman siyaset yapa gelmiştir. Dahası, darbeler
yapmış veya darbe tehditleriyle siyasete kendi istekleri doğrultusunda “ayar”
yapmıştır. Son olarak yapılan “gece yarısı açıklaması” ile Genelkurmay,
Türkiye’yi seçim noktasına getirmiştir. AKP’nin bu durumu bir seçim propagandası
ve malzemesi olarak kullanacağı kesindir. Fakat AKP, sonuçta Başbakanlığa bağlı
bir yüksek bürokrat olan Genelkurmay Başkanı’na karşı herhangi bir tutum almadı,
alamadı. Tıpkı Şemdinli olayında da olduğu gibi…
Hatırlanacaktır; Şemdinli’de Umut Kitapevi’ni bombalayan iki astsubay, bir
itirafçı halk tarafından ele geçirilip, işledikleri suçların kanıtlarıyla
beraber güvenlik güçlerine teslim edilmişken, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı,
şimdiki Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, yakalanan bombacı subaylardan
biri için, “tanırım iyi çocuktur” şeklinde açıklama yapmıştı. Bu açıklama
üzerinde çok şey söylenebilir, nitekim söylendi de. Fakat şu çok açıktır ki, bu
açıklama doğrudan yargı sürecine yapılan bir müdahale idi. Fakat böyle
düşünmeyen tek güç, AKP hükümeti oldu ve herhangi bir yasal, idari soruşturma
başlatmadığı gibi, bu yönde istemde bulunan savcı Ferhat Sarıkaya’yı görevden
aldı… Bütün bu gerçekler ortadayken, AKP hükümetinin “mağdur” edalarına girmesi,
samimiyetten yoksundur.
Genelkurmayın tutumuyla ilgili, unutturulmak istenen bir gerçeğe daha dikkat
çekmek isterim: İrticadan söz ediliyor, “irticai düşünceli insanlar Çankaya’ya
çıkamaz” türü laflar ediliyor, “irtica tehlikesi” adı altında, bir laik-antilaik
kamplaşması yaratılmak isteniyor… Türkiye’de bugün “irtica” diye bir şey varsa,
bunun en büyük sorumlularından biri de 12 Eylül cuntasıdır! Solculara,
devrimcilere, demokratlara, Alevilere karşı her türlü baskıyı, işkenceyi, ölümü
reva gördüler ama faşist, şovenist, İslamcı hareketlerin önünü sonuna kadar
açtılar. Şimdi bütün bunları yapanlar, kalkmış “irtica tehlikesi” diyorlar. Oysa
bunu demeden önce, kalkıp kendi icraatlarının ciddi bir muhasebesini yapmak
zorundadırlar.
***
Bütün bunlara rağmen, seçimlere gitmek önemli. AKP hükümetinin hesaplarını
bozmak ve seçime katılım oranının çok yüksek olmasını sağlamak gerekiyor. Ancak
asıl sorun şu: Seçimler Türkiye’de neyi değiştirecek? Bu, gerçekten de şimdiden
üzerinde kafa yorulması gereken bir sorudur.
CHP’nin siyaset anlayışı bellidir ve ortadadır. CHP, yürüttüğü milliyetçi
politikalarla adeta MHP zihniyetinden farksız bir parti haline gelmiştir. Bu
durumuyla sol veya sosyal demokrat olmakla nasıl bir alakası vardır; doğrusu ben
bunu bilemiyorum… Son zamanlarda DSP ile birleşme yönünde adımlar atılmış olması
da, aldatmacadan öteye gitmeyecektir. Zaten DSP ile Baykal CHP’si arasında
herhangi bir zihniyet farkı bulunmuyordu. Diğer marjinal sol partiler de,
maalesef kendilerini geliştirmek, kitleselleştirmek adına çok fazla mesafe kat
edebilmiş değillerdir. Bu nedenle emek ve demokrasi güçlerinin birlikte hareket
etmesi, bunun yol ve olanaklarını mutlaka bulması gerekiyor. Bu noktada,
kitlesel bir güç olması ve misyonu itibarıyla DTP’ye büyük görevler düştüğü
kesin.
DTP’nin seçimlere bağımsız adaylarla girmesi de, son derece doğru ve isabetli
bir adım olmuştur. Yüksek seçim barajı ile demokrasi güçlerinin, Kürtlerin
iradesinin meclise yansımasının engellenmesi, bu şekilde bir ölçüde de olsa
aşılabilecektir.
Türkiye, her açıdan zor, kritik bir sürece giriyor ve içerisine girilen süreçte,
parlamentoda halklarımızın kardeşçe birlikteliğinin mücadelesini yürüten,
Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde üstlendiği misyonun gereklerini yerine
getirecek olan bir grup milletvekili, tarihi bir rol oynayabilir. Bu nedenle,
seçimi, sorunlar ne olursa olsun, ciddi bir fırsat ve olanak olarak
değerlendirmek, seçim sonuçlarını demokrasi ve özgürlük güçlerinin kazanımına
dönüştürmek mümkündür. Bu da seçime bilinçli yaklaşmayı gerektirmektedir.
***
Seçimlerle ilgili, Dersim için de bazı gerçeklerin üzerinde durmadan
geçemeyeceğim. Çünkü seçimler Türkiye açısından olduğu kadar, Dersim açısından
da önemli bir fırsat ve olanak doğurmuş durumdadır. Bugüne kadar insanlarımızın
oylarını “ceplerinde” görenlere ciddi bir ders vermek zorunluluğu vardır.
Dersim’in yığınla dertleri, sorunları var. Alevilerin demokratik talepleri
ısrarla görmezden geliniyor ve bunun adına da “laiklik” deniyor. Bu sahte
laiklik anlayışına yine inanmamızı isteyecekler, ama bu kez daha bilinçli
davranmamız şarttır diye düşünüyorum. Dersim’in dağlarında operasyonlar var,
çatışmalar var, insanlar ölüyor… Dersim, Kürt sorunundan kaynaklı acıları bire
bir yaşayan bir bölge. Ormanlarımız yanıyor, yakılıyor. İşsizlik ve sefalet gün
geçtikçe büyüyor.
Bir çırpıda saydığım bütün bu sorunlarla ilgili, bizlerin oylarıyla meclise
gidip ordu siyasetinin milliyetçi sözcülüğünü yapan parti liderlerine kapıkulu
olanlara herhalde söyleyecek bir çift sözümüz olacaktır, olmalıdır. Eminim ki bu
seçimlerde de gelip kırk türlü demagoji yaparak yine oy isteyeceklerdir. Ama ben
inanıyorum ki Dersim halkı bu seçimlerde her zamankinden daha fazla bilinçli
davranacak ve milliyetçi, şoven, sahte laik anlayışlara prim vermeyecek, onlara
Dersim’de hüsran yaşatacaktır. Ve yine ben inanıyorum ki, Dersim’de halkımız
demokrasi ve özgürlük mücadelemizi doğru temsil etme güç ve özelliklerine sahip
insanlarına sahip çıkacaktır. Dersim’in dert ve sorunları için mücadele edecek
bir anlayışa güç ve yetki verecektir. Bu seçimlerin Dersim için böyle bir anlamı
olması gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada, benimle ilgili olarak da aday olmam
yönünde ciddi beklentiler olduğunu biliyorum. Bunları ciddiyetle
değerlendirdiğimin bilinmesini isterim. Halkıma, Dersim’e hizmet etmek, Dersimli
olmanın sorumluluğuyla hareket etmek bunu gerektiriyorsa, buna da hazır
olacağımdan herkes emin olabilir. Bu yönde bir gelişme olursa, tabii ki bunu
herkesten önce ilk olarak Dersimlilerle paylaşacağım. Ve her ne olursa olsun,
bir Dersimli olmanın gururuyla yaşamaya ve mücadele etmeye devam edeceğim…
Yazar: Ferhat Tunç
Tarih: 2007-05-10