Yaşadıklarımıza Sahip Çıkmak

Edilmiş her söz, her davranış, giyim kuşamımızdaki her renk, sevdiğimiz türküler bizi anlatır. Susarak söylenmiş, yazarak, çizerek rengârenk tuvale düşen sözlerimizle kendimizi anlatırız. Bir yazının en sıradan tümcesinde, tuvalde en olmaz renkte biziz. Sıcak gülen, isyan eden bir dizeyiz bazen, bazen ağlayan bir dörtlük…

Gördüğümüz bütün düşler, yaşadıklarımız, bilip öğrendiklerimizle şekillenir. Yaşamımızın ötesinde, uzağında şeyler değildir düşlerde yeniden yaşadıklarımız.

Yazar yazıya aktardığı, her sözcük, her söz dizimi ile ruhunu soyar, yazdığı her tümce ile düşlerini, düşündüklerini aşikâr eder. O korkularını saklamaz, heyecanını, sevincini, kederini hemen belli eder.

Yazar, neden yazıyorum diye kendini sorguladığında, bu sorunun varlık nedenini ortadan kaldıracak o yanıtı bulamaz.

Yazma eylemi yazanın kendisinde başlayıp kendisinde biten sonsuz bir yolculuktur. Sözcükler, söz dizimleri ile çıkılan bu yolculukta yazan hep yalnızdır. Kendi içine uzanan sonsuz yolculuğunda hiç kimseyi yanına almaz. Uzaklar bir çırpıda yakın olur, yakına uzaktan bakar, zaman mekân kendi anlamını yitirip anlamsızlaşır.

Anlamak ve anlaşılmayı beklemek, anlamadan anlaşılır olamayacağını öğrenmektir yazmak.

 

Sancılı bir gecedir yazmak bazen, bazen neşeli ağaran gün. Tutkulu bir tutsaklık, zincirlerini kırmış bir köle sevincidir.

Yazmak, ince kar suları ile beslenen bir derenin kaynağını bilip uçsuz bucaksız denizlere kavuşma heyecanıyla yatağına sığamamaktır.

Her düşünce yanıp sönen geceye ışık olan bir ateş böceğidir. Yazar onları sonuna kadar izleyip geceyi şafağa bağlayandır.

Uykularımdan çalarak yazan benim gibi biri için yazmak bir hırsızlıktır. Kendimle girdiğim her kavgadan yenik ama yenilenerek çıkmaktır.

Orhan Pamuk "yazmak iğne ile kuyu kazmaktır" demişti. Doğru elbette. Yazar iğne ile kuyu kazan bir ameledir. Yazı işçisi, proleter… Bunu biri bilecekse, en iyi ben bilirim. Günün dokuz saati fabrikada mavi mavi çalışan benim.

Ama ben yazmayı daha çok dantel işlemeye benzetirim. İnce tığ "Ören Bayan" kuka, ilmikler, zincirler ile dantel işlemek.

Çocukluğumda bize oturmaya gelen kadınların elinde hep dantel olurdu. Annemin elinden yıllarca tığ düşmedi. Bir yandan konuşulur, dedikodu yapılır, bir yandan o eller, parmaklar sürekli çalışırdı. Yapıldı mı da takım yapılırdı, her eşyanın üzerinde bir örtüsü olurdu. Sehpa üzerinde biri, diğeri vitrin içinde bardakların, fincanların altında görücüye çıkardı. Televizyonun üzerinde ucu ekrana sarkan, telefonu örten danteller vardı.

Biliyorum, şimdi komik geliyordur okura ama o zamanlar kıymetli neyimiz varsa, daha eve gelmeden dantelleri hazırlanırdı.

İlk siyah beyaz televizyonumuz daha eve gelmeden danteli hazırdı. O zamanlar, akşamları siyah beyaz birkaç saatlik programdan ibaretti televizyon yayını. Yayın başlamadan dantelin ucu kaldırılır, istiklal marşı ile bitince tekrar o uç ekranın üzerine sarkacak şekilde düzeltilirdi.

En zor örnekleri genç kızlar çıkarırdı. En olmazı onlar yapardı. Sonra bir birlerinden köşe bucak saklarlardı, çünkü bir bakışta örnek çalanlar vardı.

Sehpa örtüleri, vitrin içi süsleyenler bir yana, en zorları masa ve yatak örtüleriydi. Bitmek bilmez, ilmik ilmik uzar gider günler aylar sürerdi. O zamanlar "ne sabır bu böyle" dediğim bu uğraşı şimdi çok daha iyi anlıyorum.

Yazarın yaptığı da bir nevi dantel işlemektir. Harfler sözcükler, uzayıp giden tümceler, bir öykü bir masal bir roman olur.

En zoru da, küçük ince işlemeli şiirlerdir. Üç, bilemedin beş sözcük bir hayatı anlatır. Bir dize, tek başına bir destan olur.

Yazdıklarımız yaşadıklarımıza sahip çıkmaktır. Yaşadığımızı anlamak ve anlatmaktır yazmak.


Yazar: Hasan Kaya
Tarih: 2008-05-11


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: (( Munzurca )) Dersim - Munzur - Zazaki
http://www.munzurca.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.munzurca.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=18