
Birbirine ihtiyaç duyan iki güç: ORDU VE TARİKATLAR
Tarih: 25.05.2007 Saat: 00:13 Konu: Haberler
Birbirine ‘düşman’ gösterilen iki temel güç olan ordu ve tarikatlar; sistemin temel dinamiğini oluşturmaktadırlar. Kapitalizmin tarihsel çıkarları için sürekli birbirlerine ihtiyaç duyan tarikatlar ile ordu, siyasal mücadelenin yükseldiği, sosyalist hareketin toplumsal bir güç olduğu dönemlerde, aynı cephede yer alıp antifaşist mücadele karşısında ortak hareket ettiler.
28 Şubat 1997’de, kimilerine göre ‘post modern darbe’ olarak ifadelendirilen ordunun politik sürece müdahalesi üzerinden yaklaşık olarak 10 yıl geçti. Bu kez 27 Nisan 2007 tarihinde kamuoyunda ‘muhtıra’ olarak tanımlanan Genelkurmay’ın yayınlamış olduğu bildiri ile politik sürece bir kez daha müdahale edildi. Sistemin iç politik dengeleri bir bakıma ‘yeni’den belirlendi. Her on yılda bir yapılan darbelerin yerini bu kez ‘muhtıra’lar almaya başladı. Bu nedenle sistemin sürekliliği bakımından ihtiyaç duyulan bu iki güç arasındaki ilişkinin kavranması önem kazanmaktadır.
Tarikat-ordu ortaklığı!
Mevcut politik dengeler içerisinde Türkiye’de devlet-ordu-tarikat ilişkisi, siyasal sistemin en önemli halkalarından birini oluşturmaktadır. İdeolojik ve politik olarak birbirini besleyen bu üç yapı arasında ilişki sanıldığı gibi karmaşık değil. Türkiye’nin içerisine girmiş olduğu politik krizde tarikat-politik islam ile ordu-kemalizm arasında siyasal rejim bakımından ciddi bir iç çatışmanın olduğuna dair ileri sürülen savlar aslında gerçeği bir bütün olarak yansıtmamaktadır.
Özellikle 1980’lerden sonra Kürdistan’da kemalist rejimin iki temel dinamik gücü olarak tarikatlar ve ordu önemli bir işlev oynadılar. Askeri güç kullanılarak Kürt kitleleri üzerinde mühtiş bir baskı ve yok etme politikası izlenirken, tarikatlar aracılığıyla da toplumun ‘dincileştirilmesi’ politikası uygulanmaya konuldu. Bir bakıma, Kürt Özgürlük Mücadelesi karşısında, devletin Kürt bölgelerindeki etkinliği için ordu ve tarikatlar birbirini tamamlayan iki kurum olarak işlev gördü. Bu bakımdan ordu-tarikat ilişkisi kamuoyunda yansıtılmaya çalışıldığı gibi birbirine ‘düşman’ iki güç değildir. Tersine birbirini bütünleyen ve tamamlayan iki stratejik güçtür.
Darbe dönemlerinde tarikatların gelişimi
Ordunun, darbe ile yönetimi ele geçirdiği her üç tarihsel dönem (27 Mayıs 1961- 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980) içerisinde, tarikatların toplumsal bir güç olabilmeleri için devletin bütün olanakları kullanıldı. Bugün tarikatlar ya da İslami güçler ekonomik ve politik olarak ‘sistemi’ etkileyecek bir düzeye ulaşmışlarsa, bunda askeri darbelerin son derece önemli bir etkisi ve sorumluluğu vardır. Aynı şekilde, Türkiye’de ordu tarafından gerçekleştirilen bütün askeri darbeler tarikatlar tarafından desteklendi.
Said Nursi’nin avukatlarından ve cemaat içindeki etkinliği ile tanınan Bekir Bek’in, Yeni Asya gazetesinin 10 Şubat 1971 tarihli sayısında, ordunun verdiği muhtıra üzerine yaptığı değerlendirme ilgi çekicidir: ‘Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir. Bu ses Kanije gazilerinin sadasını aksettirmektedir. Bu ses hürriyet ve istiklalimizin, bu ses din ve imanımızın, şerefimizin ve haysiyetimizin bekçileri şerefli paşalarımızın, erlerimizin tek kelimeyle Mehmetçiğimizin sesidir... Bu ses, sağa da sola da gelişi güzel yumruk sallayanların değil, tehlikenin nereden geldiğini bilen, gören ve onun üstüne yürüyen ve onlara son defa ‘Hizaya gel’ komutunu verenlerin sesidir. Bu ses meseleleri kanunların çerçevesinde haletmek isteyenlerin, bu ses millet iradesini korumayı ahdedenlerin sesidir...’ 12 Mart 1971 askeri darbesini, bu kadar içten ve coşkulu karşılayan, destekleyen başka bir siyasal çevre bulmak herhalde zordur. Bu nedenle İslami politik güçler, her ne kadar ideolojik olarak kemalizme karşı olsalar da, bunlar her zaman devletin politik yapısını savunan koruyan ve destekleyen güçlerdir.
Fethullahçılar’ın askere desteği
Tarikatların kendileri de askeri darbelerden, zaman zaman çok küçük de olsa ‘nasibini’ almalarına rağmen, stratejik çıkarları bakımından orduyu desteklemeye devam ederler. Çünkü her darbe, tarikatların stratejik çıkarlarına hizmet etmekte, kendilerine rakip olabilecek bütün ilerici ve devrimci kuvvetleri ezmektedir.
Politik islamcı hareketin en etkin liderlerinden biri olan Fethullah Gülen’in 26 Aralık 1986’da orduya ilişkin değerlendirmeleri şöyledir: “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlaki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlaki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir...”
Askeri darbeleri ve orduyu hemen her dönem destekleyen Gülen, bir başka yazı da şöyle diyor: “Her milletin tarihinde askeri bir tepe varlıktır... Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Aşıktır askerliğe, serhat boylarına, akına ve kavgaya... Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamaktan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...” Kemalist düzene karşı olan İslamcılar, neden kemalist olmakla övünen orduyu darbe yapması için göreve çağırmaktadırlar? Çelişkili gibi görünen bu durum, aslında, bu iki yapının ideolojik ve politik görüşlerinin esasen olarak aynı temeller üzerinde yükselmesinden kaynaklanmaktadır.
Sosyalizm’e karşı din
Örneğin 12 Eylül 1980 Askeri darbecileri, İslami güçlerin, gelişmesi, kitleselleşmesi, ekonomik ve siyasal bir güç olması için devletin bütün olanakları kullandılar. Devletin belirlediği temel politika; Türkiye sosyalist hareketinin gelişimini durdurmak için ‘din olgusu’nu ön plana çıkartmaktı. Toplumda anti-komünist fikirlerin etkin bir taban bulması için tarikatlarla işbirliğine gidildi. Devletin bu temel politikası, hemen hemen bütün tarikatlar tarafından kabul gördü ve destek verildi. Örneğin Gülen, sıkıyönetim mahkemeleri tarafından aranmasına rağmen devletin mevcut politikalarını çok aktif olarak destekleyen biri olarak ön plana çıktı. Çağ ve Nesil isimli dergide yayınlanan yazısında şunları belirtiyor: “...Düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimai bünyenin, harici bir kısım eraciften temizleme, arındırılma ve aslına icra zaferi... Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arzediyoruz...” Toplumsal hareketlerin yükseldiği, işçi grevlerinin, öğrenci eylemlerinin ülkenin her yanına yayıldığı, toplumda politikleşme düzeyinin hızla arttığı ve sistem kurumlarının işlemez hale gelerek tıkandığı bir tarihsel süreçte, generaller askeri darbe ile siyasal iktidarı ele geçirdiler. Generaller sosyalist düşüncelerin toplum üzerindeki etkisini kırmak için de, politik islamcı hareketin aktifleşmesi için gerekli olarakları sundular. Turgut Özal gibi Nakşibendiler Başbakanlık Yardımcılığı’na getirildi. Ülke ekonomisi onlara teslim edildi. Türk-İslam sentezi politikasıyla da, tarikatlara örgütlenmeleri için gerekli olanakları sunuldu. Din dersleri zorunlu hale getirildi. Üniversitelerde politik islamcıların etkisi hızla artmaya başladı. Nakşibendi tarikatının liderlerinden Prof E. Coşan, Ankara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olurken, askeri generallerin yasallaştırıp sıkıyönetim mahkemeleri tarafından uygulanmaya konulan 1402 sayılı kanun ile yaklaşık 4000 ilerici öğretim görevlisinin işine son verildi. Bunların yerine islamcı ya da Türk-İslam sentezci öğretim görevlileri atandı.
İmam Hatipler’in rolü
Türkiye’de sistemin islamlaştırılmasında, devlet okulları olan İmam Hatipler’e çok büyük bir rol biçildi. Özellikle ordu, bu okullarda sistemin ihtiyacına yanıt veren islamcı kadroların yetiştirilmesini çok açık olarak destekledi.
Örneğin Genelkurmay Başkanlığı yapmış ve aynı zamanda ordu tarafından, 1966-1973 yılları arasında *****hurbaşkanı seçtirilen Cevdet Sunay, 1969 yılında yaptığı bir konuşmada, devletin ve aslında özellikle ordunun islamlaştırma faaliyetine vermiş olduğu desteği çok net olarak açıklamaktadır: ‘Bugünkü (1968-1969) - laik- okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu -laik- okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam-Hatip Okullarını “bir alternatif’ olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu-İmam Hatip- okullarında yetiştireceğiz.’
Ordu ile islamcı ilişkisine dair birçok somut veri sunulabilinir. Örneğin, 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra İsviçre’ye giden islamcı parti Milli Nizam Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın yeni bir parti kurması için davet eden ordudur. Bunun için Hava Kuvvetleri Komutanı Org. General M. Batur ile Özel Harp Dairesi Başkanı Org. Turgut Sunalp, Erbakan’ı İsviçre’de ziyaret ederek, Türkiye’ye dönmesi ve yeni islamcı bir parti kurması için ikna ederler. Hangi tür pazarlıkların yapıldığı bilinmiyor ama Erbakan, ordunun güvencesini alarak Türkiye’ye döndü ve ikinci islamist partiyi yani Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdu.
Tarikatların toplumu islamlaştırma stratejisine destek veren kurumlardan biri Genelkurmay Başkanlığı’ydı. Örneğin 12 Eyül 1980 askeri darbesi ile bu politik çizgi resmiyet kazandı. Örneğin 1981’de Genelkurmay’ın en önemli stratejik kurumlarından biri olan ‘Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler’in (ATASE) başkanı olan ve Tümgeneral Mahmut Boğuşlu’nun, ‘Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nin 1985 yılındaki ilk sayısında, “Türkiye’de Laiklik ve İrtica Üzerine Psikolojik Harekat” başlıklı yazısında şöyle diyordu: ‘Kur’an’ı Kerim’i ezbere bilen hafızların yanında Türkler bu mukaddes kitabı 10-15 dakikada ve 3-5 sahifede özetleyebilecek derecede bilgi sahibi olmalıdır. Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından yeni bir tür din adamlan yetiştirilmelidir...’
Toplumun bütün kesimlerinin islamlaştırılması için bütün meslek grupları içerisinde islamcı faaliyetin ve propagandanın çok açık olarak yapılması gerektiğine özel bir vurgu yapılmaktadır. Toplumun islamlaştırmasını savunan kişi ise Genelkurmay’ın bir generali olup, aynı zamanda en önemli stratejik kurumun başkanlığını yapmaktadır. Demek ki, islamlaştırma faaliyeti sadece tarikatlara ait değildir, sistemin stratejik bir yönelimidir.
Tarikatlarla Anayasa pazarlığı!
12 Eylül 1980 askeri darbecileri hem sol’a hem sağ’a hem de şeriatçılara karşı olduklarını söyleseler de, 12 Eylül Anayasası’na ‘evet’ oyu alabilmek için bu tarikatlarla pazarlığa oturan yine ordudur. Darbe lideri Kenen Evren’in açıklaması şöyle: ‘Siz, bizim aleyhimize çalışmaz ve yardımcı olursanız, biz de size zorluk çıkarmayız, hatta işinizi kolaylaştırırız...’ Laikliği kurtarma bahanesiyle askeri darbe yapan ordunun başı Kenan Evren; İslam Dünyası Birliği (RABITA) tarafından, cami imamlarının aylıklarının ödenmesine onay veren kişidir. Aynı zamanda, RABITA tarafından kurulan ‘Ekonomik Ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’ örgütünün de başkanlığını yaparak, islami örgütlenmeye en açık desteği verenlerden biri oldu. Bütün söylemlerinde ‘laikliğin bekçisi’ olduklarını iddia eden Türk ordusunun Genelkurmay Başkanı ve Devlet Başkanı ‘uluslararası islamcı organizasyonları’na başkanlık yapabilmektedir.
12 Eylül 1982’de generaller tarafından hazırlanan anayasanın 24. maddesi “Din ve ahlak eğimi ve öğretimi devletin gözetimi altında yapılır. Din kültür ve ahlak eğitim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almaktadır.” Generallerin hazırlamış olduğu anayasa ile Türkiye’de din eğitimi ilkokul, ortaokul ve liselerde zorunlu hale getirildi. Kenan Evren devlet denetimine alınan Kur-an kurslarında çoçukların dini eğitim alması için çıkarttıkları yasaları savunurken şunları belirtiyor: “Din eğitimi çocuklara aile tarafından verilmez. Aslında aile bu eğitimi vermeye çalışsa bile, yanlış, eksik veya kendi bakış açısından öğretebilir; dolayısıyla bu uygusuzdur… Size çocuklarınızı yasadışı Kur-an kurslarına göndermemenizi daha önce de söylemiştim. Şimdi bunu anayasa hükmü haline getirdik. Artık din, devlet tarafından devlet okullarında öğretilecek. Şimdi biz laikliği çiğniyor muyuz, yoksa ona hizmet mi ediyoruz? Tabi ki hizmet ediyoruz. Laiklik Türk insanını dini eğitimden mahrum bırakıp, onu din istismarcılarının eline teslim etmek değildir…” Böylece ‘laik’ devlet, toplumun islamcılaştırması için yürüttüğü dinsel faaliyeti anayasal güvenceye alarak, tarikatlara veya cemaatlere önemli bir güvence vermiş oldu.
Türkiye’de İmam Hatip Liseleri mezunlarına, Yüksek Öğrenim Kurumları’nın bütün fakültelerine girme imkanını tanıyan yasa, Haziran 1983 yılında *****a Lideri Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilerek yürürlülüğe kondu. Uğur Mumcu öldürülmeden iki gün önce, *****huriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde bu konuya ilişkin şunları söylüyordu: “Milli Eğitim Temel Yasası’nın 31. maddesi, liseleri bitirenlerin ancak yetiştirildikleri yönde yükseköğrenim yapacakları ilkesinde yapılan bir değişiklikle, bütün liselere istedikleri yükseköğrenime gitme hakkı tanındı...”
Şeriatla mücadele ettiğini iddia eden ordunun askeri kışlalarında, hemen hemen bütün askeri birliklerin camilerinde ve mescitlerinde şeriat propagandası yapılmaktadır. Ankara Mamak Tümen Camiisi İmamı’nın verdiği vaaz, başka bir camide verilse ortam bir anda politik bir karmaşaya dönüşür: ‘Bir müminin birinci vazifesi, şeriat-ı garrayı Muhammediyeyi ihya etmek, diriltmektir. Eğer o şeriat yürürlükten kaldırılmışsa, onu yürürlüğe koymak için cihad etmektir. Kur’an nizamını tekrar yürürlüğe koymak için fiilen mücadele etmek zorundayız. Bunu hapis ya da idam korkusuyla yapmaktan kaçınanlar, Allah katında büyük cezaya çarptırılacaklardır..’
Çiller döneminde tarikatlar
Türkiye’de Çiller’in Başbakan olduğu Kasım 1993’de toplanan ve esas olarakta ABD’nin organize ettiği, Uluslararası 1. Din Şurası’nın en önemli kararlarından biri de; “Türkiye’nin önderliğinde, İslam aleminde Hilafet’e giden ana caddenin taşlarını döşemektedir...” Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş bu karara, “ 1. Din Şurası’nı toplama başarısını gösteren Diyanet İşleri Başkanlığını...” kutluyarak destek sunuyor. Laikliğin bekçisi olduğunu iddia eden ordunun Genelkurmay Başkanı, “Bizden laik olmamızı isteyen Batılılar önce kendileri laik olsunlar...” diyor.
İslamcı hareketin politik bir güç haline gelmesinde ordunun izlemiş olduğu politikların önemli bir etkisi var. 28 Şubat 1997 tarihinde ordunun İslamcı güçlere yönelik başlattığı ‘politik’ denetim operasyonuna rağmen, tarikat çevrelerinin çıkarttığı bütün dergiler, ordunun camilerinden mescitlerine kadar hemen hepsinde bulunmaktadır. 15 Şubat 1997’de tarikatlara karşı geliştirilen eylem planına bağlı olarak kışlalardaki camiilerde, faaliyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin Jandarma Genel Komutanı Teoman Komanı imzasıyla yayımlanan talimat anlaşıldığı gibi, İslamcı akımların ordunun birçok kurumunda yoğun bir propaganda faaliyeti içerisinde oldukları ve ciddi düzeyde bir örgütlenmeye gittikleri görülmektedir. Burada önemli olan sorun, 28 Şubat sürecine kadar laik geçinen bir ordunun hemen her kurumunda minareleri yükselen camiilere neden izin verildi. Tarikatlara ait dergilerin ve gazetelerinin ordunun hemen her kışlasında bulundurulması ne ile açıklanabilir?
Her yıl en az 60-70 subay, astsubay, irticai faaliyetlerden dolayı ordudan atılırken, yine de tarikat örgütlenmeleri devam ediyor. Hatta subayların yüzde 2’sinin tarikatçı olduğu da belirtilmektedir. Ordudaki hemen hemen bütün subayların Türk-İslam sentezine göre eğitilmesi ve yetiştirilmesi sistemin çok bilinçli bir politik tercihi olarak algılanmalıdır. Askeri kuvvetlerle politik İslamcı güçler arasındaki dolaylı ilişki aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu politikasının bir ürünüdür. Devletin temel politikalarının belirlenmesinde, bölgesel stratejilerin oluşturulmasında en etkin kurum olan ordunun, İslamcı güçlerle olan doğrudan ve dolaylı bağlarının, sadece Türkiye’yi ilgilendirmediği, uluslararası ilişkilerin bölgesel politiklarıyla da ilişkili olduğu artık çok açık olarak kabul gören bir olgu haline gelmiştir.
* Kaynaklar:
Yeni Asya gazetesi, 10 Şubat 1971.
Sızıntı dergisi, 26 Aralık 1986.
ÇAKIR R., syf. 100.
Çağ ve Nesil Dergisi sayı 9, Mayıs 1984.
Aktaran ÖZAKINCI Cengiz, İblisin Kıblesi, İstanbul, Otopsi yay., 2005, syf. 17-18.
GÖKDEMİR Orhan, Devletin din operasyonu: Öteki İslam, İstanbul, Sorun yay., 1998, syf.136.
1982 Türkiye *****huriyeti Anayasası 24.mad
EVREN Kenan, Kenan Evren’in Anılar, Cilt-4, M İstanbul, Milliyet yay., 1991, syf. 309.
Uğur Mumcu, *****huriyet gazetesi, 22 Ocak 1993.
POYRAZ Ergün, Milli Nizam Partisi’nden Fazilet Partisi’ne İhanet Belgeleri, M Ankara, K yay., 1998, syf.74.
Aytunç Altındal, Yeni Günaydın gazetesi, 27.11.1993
Aktaran ÖZAKINCI Cengiz, İrtica 1945-1999, İstanbul, Otopsi yay., 1999, syf. 169
|
|