1826'ya kadar Alevilik
XVI. yüzyılın sonlarına
gelindiğinde Anadolu’da Alevilik veya o dönemdeki adıyla “Kızılbaşlık”
organizasyonunu tamamlamış, sosyal ve dinsel kurum ve kuralları bugün bilinen
görünümünü kazanmış durumdaydı. Varolan devlet düzeni ile Anadolu’ya göçlerin
başlamasından bu yana sorunlu olan genel olarak kızılbaş adıyla anılan ve özelde
tahtacı, çepni gibi alt gruplardan oluşan bu heterodoks kitlelerin Safevi Devleti’nin
ortaya çıkışında önemli katkıları olmuş, bu oluşumu canla başla
desteklemişlerdir. Babailer ayaklanması(1240) ile başlayan merkezi iktidarla yaşanan
onlarca sürtüşme Şah İsmail’in ortaya çıkışıyla doruk noktasına varmış ve
Şah İsmail’in Çaldıran Ovası’nda yenilmesi ile şiddetini yitirmiş,
kızılbaşların Osmanlı’ya direnci için için yaşamaya devam etmiştir. Bu yenilgi
sonrası Osmanlı ile zaman zaman yaşanan çatışmalar yerini bu kitlelerin oldukça
disiplinli bir sosyal ve dinsel kapalı bir cemaat hayatı sürmeleri sürecine
bırakmıştır. Bu süreçte hem coğrafi hem de sosyal marjinalleşme yaşanmıştır.
Yoğun baskılar ve çatışmalar bu insanların ulaşılması güç coğrafi alanlara
gitmelerini zorunlu hale getirmiş ve buralarda devlet düzenine uzak ve yabancı, kendi
sosyal ve dinsel gereksinimlerini karşılamak üzere bir toplumsal yapılanma ortaya
çıkmıştır. Daha çok köyler şeklinde olan bu yapılanma aynı zamanda birbirleriyle
de iletişim halinde olan bir organizasyona da sahiptir. Bu iletişim ağı sayesindedir
ki örneğin Toroslar’da, Elbistan’da, Erzincan’da ve Aydın’da, yani birbirinden
oldukça uzak yörelerde yaşayan kızılbaşlar arasında öz bakımından farklı
yönler bulunmamaktadır. Bu durum büyük ölçüde o dönemlerde bilgiyi adeta
tekellerinde bulunduran ve bu bilginin iletişimini sağlayan Dedeler ve en önemli bilgi
kaynakları olan elyazması “buyruk” kitapları sayesindedir.
Belli zamanlarda köy köy dolaşarak taliplerini
ziyaret eden ve sorunlarını çözen Dedeler dinsel konuların yanısıra hukuksal
konularda da başvuru makamıydı. Mesela Dersim’de Dedeler silahsız dolaşırlar,
birbirleriyle çatışan aşiretleri ancak onların kutsal güçleri durdurabilir, onun
çözümüne razı olurlardı.
Demek ki XVI. Yüzyıldan cumhuriyet’in kuruluşuna
kadar Aleviler yukarıda özetlemeye çalıştığımız koşullarda yaşamışlardır. Bu
zaman içerisinde Osmanlı idaresi onları hep potansiyel bir tehdit olarak görmüş,
dindışı ve ahlakdışı saymış, hatta yoksaymıştır. Osmanlı onları
yoksaydığından ve en alçaltıcı iftiraları(mumsöndü) sünni kitlelere
aşıladığından dolayı onlar da deyim yerindeyse başlarının çaresine
bakmışlardır. Yezid düzeni saydıkları Osmanlı idaresi ile her türlü bağlantıyı
kesmişler, inanç ve adetlerini dışarıya kapalı bir şekilde yüzyıllarca
yaşatmayı başarmışlardır. Bu başarı da şüphesiz sözlü geleneğin, coşkulu
edebiyatlarının payı büyüktür.
Copyright © (( Munzurca )) Dersim - Munzur - Zazaki Tüm hakları saklıdır.