Munzurun Susmayan Sesi MUNZURCA
İletişi Üye Hesabı Müzik Dinle Haberler Forum Anasayfa
www.Munzurca.com :: Başlığı Görüntüle - 1938’de Dersim’den sürgün edilen bir ailenin dramı
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olunÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun   LoginLogin 

1938’de Dersim’den sürgün edilen bir ailenin dramı

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    www.Munzurca.com Forum Ana Sayfası -> Dersimin Soykırımı
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
DersiMVataN
CANDOST
CANDOST


Kayıt:
08 Temmuz 2006
Mesajlar: 794
Nerden: DersiM

MesajTarih: Prş May 10, 2007 8:22 pm    Mesaj konusu: 1938’de Dersim’den sürgün edilen bir ailenin dramı Alıntıyla Cevap Ver

Reklamlarımız Destekcilerimiz

Bir çok yaşlı nine ve dede, sürgünde yaşadıkları izolasyon nedeniyle Türkçeyi öğrenememişlerdi. Kamyonun üzerinden doğru Büyük Çeşme (Yeniyo Pil), Bağır Dağı (Koye Bağıre), Sülbüs Dağı (Koye Sülbiski) ve Kırkatlılar Dağı (Koye Çewres Aspori) taraflarına bakıyorlar. Elleri havada, bölge diliyle yaptıkları dua ve yakarmaları bizde anlıyorduk. “Hekoo! to ma a yesiriyera xelesnayme, hayeke tengede yineki bıxelesne,” “Bizi o esirlikten kurtaran! dardakileri de kurtar!”diyorlardı.

Bizim üzerinde üzüm salkımı misali birbirimize tutunduğumuz kamyonda, gencecik bir kadın anneme yaslanmış, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Doğum sancıları çekiyormuş. Bitişiklerinde olduğumdan, annemle, inleyen kadının fısıltı halindeki konuşmalarını duyabiliyordum. Annem, kadının kulağına eğilerek, “Diren yavrum, kamyonda bu kadar insanın içinde doğum olmaz. Uzanacağın yer bile yok. Neredeyse varıyoruz Pülümür’e,” diyerek teselli ediyordu kadını. Kadın iyice fenalaşınca, annem adamlardan birine, “Kamyoncuya söyle, doğum sancıları çeken bir kadın var. Müsait bir yerde yarım saatliğine dursun,” dedi. Adam, kamyon sürücüsü tarafına sarkarak, durumu söylediyse de, Kutu Deresi bölgesindeki depodan odun yükleyeceğini ve işinin acele olduğunu söyleyerek kamyonu durdurmadı. Kamyon üzerindekilerde çaresizlikle kuşatılmış bir sessizlik hüküm sürüyordu. Kadının çığlıkları, motorun homurtularına karışıyordu... Cankurtaran’ı geçip (Sola Xıber’e) Hıber Tuzlasını solumuzda bırakarak Pülümür’ün diğer bir mahallesi olan (Pişiye) Pişi’ye doğru inişe geçti kamyon. Şoför, acelesi olduğundan kamyonu oldukça hızlı sürüyordu.

Gecenin geç bir saatin de , Pülümür’ün bitişiğindeki ekini biçilmiş bir tarlaya indirildik. Annem, ter içinde kalmış halde, kadını ve doğacak çocuğu kurtarmak amacıyla ve en iptidai yöntemlerle kadına doğum yaptırdı. Bir ara kadının çığlıkları iniltiye dönüştü. Annem sevinç gözyaşlarıyla, sağlıklı bir kız çocuğunun kutsal Dersim toprağında dünyaya gözlerini açtığını müjdeledi oradaki insanlara. Topluluk içindeki insanların başka işleri yokmuşçasına, doğan çocuğa isim önerileri yapılıyordu. Gelen isim önerileri içinde (Ğerive, Roze, Çıla, Gilsosine, Milçike ve gorğeçine) gibi isimler öneriliyordu. Bebeğin anne ve babası, adının Emine olmasını istediler. Annem, bu ismi duyar duymaz ağlamaya, yere kapaklanıp toprağı dövmeye başladı. Daha sonra doğruldu ve „Kendi gayretimle yaptırdığım bu doğum sonrası dünyaya gelen yavruya Emine adının konmasıyla mutlu oldum,“ dedi. Bu sözleri duyanlar şaşırdı. Meğerse döktüğü gözyaşları mutluluktanmış. Annemin sevincinin nedeni, Konya’da kaldığımız Çarıklar köyünde, oyun anında bir çocuğun fırlattığı değneğin, on altı yaşındaki ablam Emine’nin kafasına isabet etmesi sonu, üç gün sonra beyin kanamasından ölenin adı idi Emine. Sürgün kaldığımız Çarıklar köyünde bu ablamı, birde yoksulluk hastalığı veremden ölen, 29 yaşındaki evli ve çocuksuz Mehmet ağabeyimi yaşlı gözlerle başucuna bir iğde fidanı dikerek bırakıp da gelmiştik.

Etrafı dağlarla çevrili Pülümür’de sabah oldu. Güneşli ve umutlarla dolu bir gündü. Köye vasıta yolu yoktu. Tanyeri istasyonundan gelişi beklenen at, inek ve öküzlerin sırtına yükler sarıldı. Yollarda soğuk pınar suları içilerek, beş saatlik bir dağ yolculuğundan sonra köye gelindi. Dokuz buçuk yıl önce Devlet Babamızın (!) emriyle askerlere yaktırılan evlerin yıkıntılarının yanıbaşındaki ağaçların altına indirildi göçler. Köyün etrafındaki yüksek dağların tepelerini kar düşmüştü. Genelinde sevinçli olmaları gereken insanlar, üzüntülü görünüyorlardı. “Bir kaç haftaya kalmaz, kar köye de iner,” deniyordu. “Biz bu karda kışta kalabileceğimiz bir evi nasıl inşa edebiliriz? Devlet Babamız(!) görünürlerde yok,” yönlü konuşmalar oluyordu. Zorluklar karşısında yılmayan çileli insanlar, kısa zamanda köyü bir inşaat şantiyesine çevirdiler...

Her aile kışı geçirmek amacıyla, arsalarının üzerine moloz taşlardan ve çamurdan birer kulübe yapmaya başladı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen sürgünlerin çocukları değişik şivelerle konuşuyorlardı. Giyim ve kuşamlarımız da bile farklılıklar vardı. Bu farklılıklar nedeniyle biz çocuklar birbirimizle dostluk ve arkadaşlık kuramıyorduk. Yapılmakta olan evlerin inşaatına yardımcı oluyorduk. Planlanan evler, bir göz ev damı, bir ahır ile samanlıktan ibaretti. Biz çocuklar, o kışı hayvanlarımızın nefesiyle ısınan ahırların bir köşesinde geçirdik. Kış çok zorlu geçti ve metrelerce kar yağdı. İnsanlar bu ani iklim değişikliğinden oldukça etkilendi ve hastalananlar çoğaldı. O kar ve soğukta hastaları Pülümür’deki hükümet tabibine veya Erzincan’a götürmek mümkün olamıyordu. Pülümür’de hastahane de yoktu zaten. Aşağı yukarı 500 kişiden fazla insanın en ilkel koşullarda yaşadığı köyde ne bir ebe ne de bir sağlık memuru görevlendirilmişti. Epeyce insan belki de kurtarılabilecekken yaşamını yitirdi.

İlk yıl, gelirken birlikte getirilen erzakla sorunsuz geçirildi. İkinci yıl tükenmeye başlayan erzakı, köylülerimiz ellerindeki hayvanlarının bir bölümünü, köye gelen hayvan simsarlarına ucuz, pahalı satarak temin ettiler. Hayvan fiyatları konusunda köylünün pek deneyimi yoktu. Simsarlar, sürgünden gelen bu insanların sırtından vurgunlar vuruyorlardı.

Arazinin dar ve gelir kaynaklarının kıt olduğu köyümüze, gelişimizin üçüncü yılının karakışında, açlık başgösterdi. Bu durumda bu yoksulluk ve sahipsizliğe dayanamayan bazı aileler, yine gözyaşlarıyla yıllarca hasretini çektikleri Dersim’in kutsal mekanlarından, köylerinden ve tanıdıklarından ayrılarak geldikleri sürgün yerlerine gerisin geriye gittiler.

DEVLET BABA (!) BİZİ DİLENCİ YAPTI.

Köyde açlık hüküm sürdüğünden, Kaymakamlık, ilçeye bağlı köylerin muhtarlarına, Çirik köyü halkının çektiği açlığa çare olarak un toplama emri verdi. Köyün genç insanlarından oluşturulan gruplar, sürgüne tabi tutulmamış ve Kaymakamlıkca belirlenen köylere gideceklerdi. Kara batmamak için “leken” denilen kar ayakkabılarıyla yollandılar. Gittikleri yerde köyün bekçisinin refakatinde, kapı kapı dolaşarak, toplayabildikleri bir-iki çuval unu getirdi gruplar. Değişik köylerden getirilen unların tamamı birleştirildi ve dağıtım sonunda her haneye iki pişirimlik un düştü.

Böylece Devlet Baba (!) aç insanlarına “büyük hizmet”(!) vermenin mutluluğuna kavuşmuş oldu. Devlet, silolarında bulunandan bir iki kamyon zahireyi açlık çeken bizlere yollayabilirdi, ama bunu bizlere layık görmedi ve yapmadı. Dünyayı kana bulayan Alman faşizmine yüz binlerce ton buğday gönderilirken, kendi insanları açlıkla savaşıyordu dağların başında çaresiz. Daha da ileri giderek devlet ”baba (!)” köyün insanlarını dilenci ederek, o kar ve kışta, diğer köylerdeki zaten yoksul olan insanların kapılarına yolladı. Bu utanç, o zamanki hükümetin hanesine kaydedildi mi bilemiyoruz. Ama bizler bu rezaleti nasıl unutabiliriz ki? Bu utanç, yüreğimizde kanayan bir derin yaradır ve hala işliyor...

Yokluk, yoksulluk ve acı dramımız seçim zamanı oylarımızı almak amacıyla kapılarımıza kadar dayanan burjuva politikacılarının umurunda bile değildi. Çünkü onlar dar zamanın değil, geniş zamanın , daha doğrusu oy zamanının dostlarıydılar. O zaman Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Büyük Millet Meclisi’ne, ve Tunceli milletvekillerine “Açlık çekiyoruz, çare bulun!” diye mektuplar postalandı. Giden mektuplara sabırla ve umutla cevap beklendi. Açlık çeken insanlara bazı yaşlı insanlar, “Sabredin, devlet baba (!) bizi açlıktan öldürmez,” diye teselli veriyordu. Ne gezer, cevap bile gelmedi yollanan mektuplara. Neyzen Tevfik’in aşağıdaki dörtlüğü, her devrin vurdum duymaz politikacılarıyla ilgili durumumuzu uygun bir şekilde ifade ediyor sanırım.

Kime sorduysam seni, doğru cevap vermediler.
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
Künyeni almak için partiye ettim telefon,
bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler.

Çaresiz kalan köylüler hayvan simsarlarına “satacak malımız var,” diye haber uçurdu. Simsarlar ellerini oğuşturarak geldiler. Açlık çeken insanlar, kalan hayvanlarının büyük bir bölümünü de simsarlara teslim ettiler. Aldıkları parayla Pülümür’den sırtlarında taşıyabilecekleri kadar buğday aldılar, öğütüp, eve ulaştırdılar. Bu acılı durum böylece ilkbahara kadar devam etti.

Hiç düşünüldü mü acaba, Dersim halkı neden hep demokrasi güçlerinden, insan haklarından yana tavır koyuyor? Neden Devlet Baba(!) ya ve onun hükümetlerine hiç bir zaman güven duymuyor? Neden türkülerinde “Alnında yıldızlı bere, elinde mavzeriyle, çıkıp Dersim dağlarında türkü söylemek var ya!” diye avazı çıktığı kadar sinesini yumrukluyor? Neden gelmiş geçmiş hükümetlere burun kıvırarak ”Al birini vur diğerine,” diyor? Bunun bir gerekçesi yok mu? Gelmiş geçmiş hükümetler, iktidar ve muhalefet partileri Dersim halkının karşısında eğilerek yaptıkları kırımlar, zorbalıklar, iftiralar ve sahipsizlikler nedeniyle özür dilemelidir. Halka verdiği zarar ve ziyanı karşılamalıdır. 70 yaşındayım, şikayetçiyim ve ben bunu devletten talep ediyorum.

Dersim oldum olası, eğemen güçlerin hedef tahtası yapılmış. Gelen vurmuş, giden vurmuş. İran’da Şahismail’e karşı sefere giden Osmanlı Padişahı Yavuz Selim, durup dururken kimine göre kırk bin, kimine göre daha çok Alevi, Bektaşi’nin kanına girmiş? Oldum olası, Dersim’de eğemenlerin akıttıkları kanın hesabı, yokedilen günahsız insanların hesabı sorulamadı. Türkiye’de veya Türkiye dışında MHP’li insan kasaplarının yani Türk faşistlerinin camilerinin ve derneklerinin adı neredeyse hep Selim veya Selimiye’dir? Sürgüne gönderilen Dersim halkı sadece bizim Çirik köyünden ibaret değil ki. Yerinden ve toprağından alınarak sürgünlere yollanan, kutsal mekanlarından koparılan, evi barkı yakılıp kül edilen iftiralara uğrayan ve aşağılanan Dersim halkının çetelesi tam olarak tutulamadı.

Dönelim biz tekrar köyümüz Çiriğe. Dönelim çileli insanlarımızın sürgünden geri geliş öyküsüne. Sorunlar birbirine zincir halkaları gibi ekli. Örneğin, sorunlardan sadece biri, sürgündeyken okula giden çocukların, köyde okulsuz kalışlarıydı. Nice aklı başında köy çocuğu, okulsuzluk, yokluk ve yoksulluk nedeniyle okuyamadı. Köy yıllarca okulsuz kaldı. Konya’daki sürgün bölgesinden ayrıldığımda ilkokul dörtten beşe geçmiştim. Ancak geldikten üç yıl sonra Pülümür’de tek odalı evi olan bir ailenin yanında ilkokul beşinci sınıfı okuyabildim. Bu seksen beş hanelik köyün okulsuz kalan çocuklarının durumu, bu ülkenin biz“kara derili” insanlarının acı dramı hükümetin ve milletvekillerinin umurunda bile değildi...

Özet halde vermeye çalıştığım sürgün öykümüzü, sabrınıza sığınarak burada kesiyorum. Bana sayfalarında yazma fırsatı veren Dersim’de İklim Gazetesine teşekkür ediyorum. Gazetenin değerli sayfasını beş sayıdır yok yere mi işgal ettim? Okuyucudan tepki gelmediğine göre, acaba okunmaya değer görüldü mü bizim sürgün dramımız? diye düşünceye daldım.
Sevgi ve saygılar
Dersim.dk
Üye
[/center]
Başa dön (c) Bu yazının her türlü telif hakkı ve sorumlulugu yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir .
Munzurca.com BU konuda Sorumlu Tutulamaz.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    www.Munzurca.com Forum Ana Sayfası -> Dersimin Soykırımı Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
<

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok 38 Dersim Katliamı | Video DersiMVataN Film & Belgesel Ve Video PaylaŞımı 0 Prş Tem 10, 2008 4:52 pm Son Mesajları Gör
Yeni mesaj yok Yeni Proje : Kaybolan Dersim DersiMVataN Ğerip Dergisi 0 Cum Hzr 06, 2008 11:55 pm Son Mesajları Gör
Yeni mesaj yok MÖ 5000 yıllarında Dersim yöresi pirocan_miraz Dersim Genel 1 Sal Nis 15, 2008 11:28 pm Son Mesajları Gör
Yeni mesaj yok AVRUPA DERSIM FESTIVALI - 7 Haziran 2008 Deli_Coban Duyurular 0 Cum Nis 04, 2008 12:54 pm Son Mesajları Gör
Yeni mesaj yok Bağımsız Dersim Coğrafyası ( Bayra... DevrimGece_ Dersim Genel 1 Cmt Şub 23, 2008 1:20 am Son Mesajları Gör

Powered by Dersim © 2006 TeAm