Tarih: Prş Oca 24, 2008 4:25 pm Mesaj konusu: Türban sorunu, tartışmalar ve tavrımız
Reklamlarımız Destekcilerimiz
Başbakan Erdoğan’ın “Velev ki türbanı siyasi simge olarak takıyorlar, simgelere yasak getirebilir misiniz?” çıkışıyla, burjuva siyaset arenasında türban çarpışmalarının bir yeni perdesi açıldı. YÖK Başkanlığı’na getirilen AKP yandaşı Yusuf Ziya Özcan’ın da “Üniversitelerde tüm yasakları kaldıracağız” açıklaması, aynı perdenin bir diğer repliği idi. Sorun ve çatışma, üniversite öğrencilerine yönelik türban yasağı üzerinden patlak veriyor.
Hemen başlarken belirtelim ki, bazı Müslüman kadınların inançlarının bir gereği sayarak başlarını örtmeleri yüzünden üniversitelere alınmamasına, üniversite öğrencilerinin kılık-kıyafetine yönelik bu antidemokratik baskıya karşıyız. Sorunu inanç ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde ele alıyoruz. Devlet görevlilerinin dini semboller taşımaması laikliğin bir gereğidir; devletten hizmet alanların değil. Ancak türbanı kendi siyasal iktidar dalaşlarının bir unsuru, ögesi olarak kullanan her iki burjuva kanat bakımından sorun açık ki “inanç ve vicdan özgürlüğü” çerçevesinde ele alınmamaktadır. İki kanat da sahtekarca burjuva çıkarlarının peşindedir.
AKP, Erdoğan’ın da artık açıkça itiraf ettiği üzere türbanı bir siyasal simge olarak kullanıp bu araçla önünü açmaya çalışıyor. AKP’de birleşen politik İslamcı cephe, kendi doğrudan iktidar alanlarını yaratmak bakımından toplumsal yaşamın dinselleştirilmesini bir politika biçimi olarak benimsemiştir. Halk kitlelerinin inandığı dinsel sembollerin, politikanın aracı haline getirilmesi yolundan güçlenmeye çalışıyorlar. Sermaye oligarşisi, bir yandan burjuva yaşam tarzının tehlikeye düşmesine izin vermeyeceğini ilan ediyor, ama diğer yandan emekçi kitleleri kaderciliğe sürükleyeceği için bu dinselleştirmeye belli sınırlar içinde göz yumuyor.
AKP, bir taraftan sahtekarca “inanç özgürlüğü” sloganını atarken, diğer taraftan cemevlerini “cümbüş evi” ilan ediyor, Alevileri “Satanistler”le bir tutuyor.
CHP’de temsil olunan askeri ve sivil bürokrasi cephesi ise sorunu, iktidar gücünü korumak çerçevesinde ele almaktadır. Zoraki, dayatmacı yöntemlerle, “ikna odalarıyla” genç kadınlara türbanlarını açtırarak inanç özgürlüğünü tanımamakta, bu yoldan bu genç kadınların eğitime kapıları kapatılmaktadırlar. Dinci gericiliğe bir itirazları yoktur aslında, itirazları, onun devletin kontrolünden çıkmasınadır.
Türbanlı kadınlar üzerinden iktidar mücadelesi yürüten her iki burjuva kanat, toplumu laik/İslamcı kutuplaşmasıyla bölerek gerici bir saflaşma yaratmaktadır. Burjuvazinin faşist diktatörlüğü halk kitlelerinin devrimci eylemiyle yıkılıp gitmeden, bu iki kanat arasındaki gerici dalaş da bitmeyecek. Dolayısıyla üniversitelerde türban sorunu kendi doğal zeminine, “inanç ve vicdan özgürlüğü” zeminine oturamayacak. Ne istiyoruz?
Sosyalistler, sınıf mücadelesini birinci sorun kabul ettikleri için, inanç ve milliyet farklılıklarının işçi sınıfını bölmesine karşıdırlar. Değişik inanç gruplarının (ve inanmayanların) inanç ve vicdan özgürlüğü temelinde birbirlerinin varlığını kabul etmesi ve devletin tümünün haklarına saygı göstermesini savunurlar. Devletin inanmayı-inanmamayı bireysel bir sorun kabul etmesi, inançlar karşısında nötr olması, hepsinin varlığının ve haklarının güvencesi olmasını isterler. Diyanet İşleri’nin lağvedilmesini, Sünni-İslam’ın bir devlet dini olmaktan çıkarılmasını, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, Alevi inancı üzerindeki baskılara son verilmesini savunurlar.
Özcesi sosyalistler, devletin inanç grupları ve inanç grupları arasındaki ilişkilere demokratik haklar kapsamında yaklaşmasını istiyorlar. Herhangi bir inanç gurubunun horlanmamasını, aşağılanmamasını veya korunup kollanmamasını talep ediyorlar. Antiemperyalist demokratik devrimin yaratacağı işçi-emekçi konseyleri devleti, demokratik, herkese inanç ve vicdan özgürlüğünü tanıyan bir laikliği de geliştirecektir.
Ertuğrul Özkök’ün korkusu
Geçtiğimiz günlerin bir diğer ateşli tartışması, Hürriyet’in “Ezber bozan türbanlı komünist” manşetiyle ilgiliydi. Kızıl Bayrak Gazetesi'ni Taksim’de satan bir türbanlı kadın işçi, Hürriyet’in demagojik haberine konu oldu. Ertesi gün, gazetenin başyazarı Ertuğrul Özkök, korkudan dizleri titrer biçimde, bunu köşesine konu etti. “Komünizmin sembolü” kızıl bayrakla “siyasallaşmış dinin” sembolü türbanın “aynı kızın üzerinde birleşmiş” olmasıydı onu bu denli korkutan. Bir de gazeteyi satan devrimci kadının gözlerindeki “nefret”.
Ertuğrul Özkök’ün “nefret etmeyi” kendisine ve kendi sınıfına has bir ayrıcalık olarak gördüğünü biliyoruz. Ezilenlerin, emekçilerin nefreti, saraylara ve saltanatlara yönelen sınıf öfkesi onu her daim korkuttu. Ama bu kez konu daha ciddi! Türban takanları aşağı, hakir gören Özkök gibi burjuvaların, türbana yönelik “tahammülünün” yegane sebebi ortadan kalkmış oluyor o karede çünkü! Türbanın işçi, emekçi kadınları kaderciliğe, boyun eğiciliğe mahkum edeceğini sanan, kendisini İslami duyarlılıklarıyla ifade eden kesimlerin sınıf mücadelesinden, devrimci ve sosyalist hareketten uzak durmasından hoşnut bulunan Özkök gibilerin “ezberi” bozuluyor. Tahammülsüzlüğün bu kadarının nedeni, bu.
Kızıl Bayrak Gazetesi de Hürriyet’in bu saldırılarına karşı yayımladığı yazıda konuyu Marksist yöntemle ele almaktan uzak bulunduğunu sergiledi. Türbanı erkek gericiliğinin bir sembolü olarak değil “siyasal İslamın sembolü” olarak karşısına alan dergi, dindar işçileri de “sınıfın en geri kesimleri” olarak niteledi.
Türbanın salt dinsel bir sembol olması yönünden ele alınması yanlış ve çarpık bir yaklaşımdır. Sorunu böyle ele alan Kızıl Bayrak, çözümü de “işi, bireyin gelişim ve bilinçlenme sürecine bırak”makta buluyor. Bu mekanik, kaba bir tanımdır ve türbanlı kadınları “bilinçsiz” olarak gören Kemalist yaklaşımdan etkilenmiştir. Bu tanımda, kadınların erkek egemenliğinin zincirlerini kırma mücadelesiyle ilgili bir yanın bulunmadığı da açıktır.
Sınıfın “geri” ve “ileri” kesimlerinin dini inanca göre saptanması ise bir saçmalıktır. Bunun kıstası dini inanç değil, sınıf mücadelesinde tuttuğu yer olmalıdır. Hemen her büyük işçi direnişinde, grevinde, mücadelesinde ön saflarda gördüğümüz türbanlı işçiler, sınıf mücadelesindeki bu duruşları nedeniyle, sınıfın ileri kesimi içinde yer alır. Hiçbir mücadelede yer almayan, bireyci, kaderci bir işçi, isterse lafta “Marksist” olduğunu ilan etsin, sınıfın geri kesiminde yer alır. Sınıfın ileri kesimleri savaşan, direnen, mücadele eden kesimleridir. Dindar kitleleri otomatikman sınıfın “geri” kesimi sayma yaklaşımının, on milyonlarca dindar işçiyi, emekçiyi örgütleme, savaştırma iddiasından yoksun olduğu vurgulanmalıdır. Halk kitlelerinin dinsel kadercilikten, boş inançlardan özgürleşmesi süreci de bizzat sınıf mücadelesinin deneyimi zemininde gerçekleşir.
“Türbanlı komünist”ler artacak
Marks’ın, çokça tekrarlanan “Din, halkın afyonudur” sözünden önce sarf ettiği şu sözleri de akılda tutmakta fayda var: “Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din; ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinidir.”
Kapitalizmin derinleştirdiği toplumsal çürüme ve sınıfsal sömürünün girdabında emekçi halk kitlelerinin “dinsel üzüntülerini” mücadeleye, direnişe, isyana; “ezilen insanın içli ezgisini” sınıf bilincine; “kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı”nı proleter sınıf dayanışmasına dönüştürecek olan sosyalist hareketin kendisidir. Dinin halka verdiği “aldatıcı mutluluğun” yerine, halkın gerçek mutluluğunu geçirecek olan sadece devrimdir. Bu yüzden, sayıları giderek artan türbanlı kadın emekçilerin de sosyalist hareketin saflarına gelmesi, burada sınıfsal kurtuluş kavgasına atılması normaldir, burjuvazinin çektiği suni çitlerin yıkılmasını ifade eder.
atılım'dan alınmıştır.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız