 |
|
 |
 |
| ‘Yaptım! Gör! Sözüm var! | İsmet Polatlı |
 | Herkesin üzerine boya, herkesin üzerine renk düşmesini isteyen ressam ve heykeltraş İsmet Polatlı, “Renklerime, duygularıma kulak verirsen, şahidim olursun. |
| | ‘Yaptım! Gör! Sözüm var” diyor. Kürt ressam ve heykeltraş İsmet Polatlı, “Hayata dair söyleyeceğim sözüm var. Bu sözü söylemek için sanat bunun en iyi kürsüsüdür“ düşüncesi ile hayatının her noktasını sanata adamış. |
Polatlı, “Tablonun satılması da beni ilgilendirmiyor. Eğer basit bir dille söylersek çalışmalarımın altında ‘Yaptım! Gör! Sözüm var! Renklerime, duygularıma kulak verirsen, şahidim olursun’ mantığı yatıyor. Bunun üzerime düşen bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum” diyor. İsmet Polatlı ile sanat çalışmaları üzerine konuştuk.
Resimlerinizde insan, hayvan ve doğa motifleri var. Daha derin ve detaylı izlediğimizde acı, şiddet, nefret, güç ve benzeri duygular ile yoğunlaşmış, donatılmış tablolar ile karşı karşıyayız...
Resimlerimi doğru keşfetmişsiniz. İnsan merkezlidir ve insan etrafında dönüyorum. Bana göre hayatın vurgusu burda zaten. Herkes bir şeyler biliyor, görüyor ve yaşıyor. Resmi aksetmede ötekini anlamak ve ötekini silinmiş bir toplumun çocuğu olarak algılamak çok önemidir. Yurtdışında yaşayan Kürt kökenli birisiyim. Coğrafyamda yaşayan insanımın bu hayata dair bir sözünün olduğuna inanıyorum. Ben ona sadece bir kürsü olmaya çalışıyorum. Bu benim için çok önemlidir. İnsanın kendisi ise aynı zamanda doğa ile içiçedir. Böylece her doğa motifinin insanı akseden bir yanı var. Yani tablolarımda anlatmak istediğim bir doğa ürünü değil. Anlatmak istediğim zaman geçitidir, zamandır. Resim bir zamanın, bir dönemin tanıklığını yapar. İşte beni büyüleyen de budur. Bu tanıklığa göz, bu tanıklığa işaret sunmak istiyorum. Tablolardaki his dünyası çok önemli ve hassastır. Örneğin bir insanın mutluluğu ötekinin mutsuzluğunda gizlidir. Ben böyle algılıyorum. Yaşam gereği acıları, yaşam gereği hüznü vurgulamak da; his ve duydu ile mümkündür. Duygu hissin bir parçası olduğu gibi his de duygunun bir parçasıdır. Bizlere dayatılan bir yaşam var. Bizlere dayatılan bir gerçeklik var. Önemli olan bunu bilinçli bir şekilde içselleştirerek bir format geliştirmektir.
Çevrenizin bu çalışmalarınıza, sanat tarzınıza karşı tepkileri nasıl?
Buna şu örneği vermek istiyorum: Son açtığım sergimde ziyarete gelen Almanlar arasında bana “ya çok hüzün var“ diyenler oldu. Bakın, bir resme nerden baktığınız çok önemlidir. Konusuna mı, rengine mi, ışıklandırmasına mı bakıyorsun? Hedefim anlatım amaçlı olduğu için şahsen, ilk konuyu görmesini istiyorum. Resimlere bakanlar hüzün ile bakıyor, fakat salondan ayrıldıktan sonra konuyu orda bırakıyor ve gidiyor. Bizler ise bu gerçeğimizi her gün içimizde taşıyoruz. Ben resimlerin insanın üzerinde bir jilet izini bırakmasını istiyorum. Bırakması da gerekiyor. Ötekinin acısına, yaşamına tasdik olması gerekiyor. İkinci bir tepki ise renklendirmedir. Birçok Alman ziyaretçilerim, renklerin çok sert ve ağır olduğunu söylerler. Her insan geldiği toprakların ışık ve renk anlayışını beraberinde getirir. Geldiğimiz coğrafyada ışıkların ve renklerin kırılmaları farklıdır. Fakat batılı sanat düşüncesi biraz daha dekoratif düşünür. Ben buna üzülüyorum. Birilerinin evlerine, mutfağına, koridoruna yakışacak renkleri ve ışıklandırmayı seçmiyorum. Tablonun satılması da beni ilgilendirmiyor. Eğer basit bir dille söylersek çalışmalarımın altında “Yaptım! Gör! Sözüm var. Renklerime, duygularıma kulak verirsen, şahidim olursun“ mantığı yatıyor. Bunun üzerime düşen bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Yani ötekini anlamak, renklerini, duygularını ve sözlerini anlamak, anlatmak ve hatırlatmak.
Bugüne kadar kaç sergi açtınız ve ileriye yönelik projeleriniz neler?
Bugüne kadar Fransa, Hollanda ve Almanya’nın birçok şehrinde sergiler açtım. Sergilerimi ‘Yıkım’, ‘Öteki’, ‘Herkes bir şeye gider, ya sen!’, ‘Gitmeyişin’ ve benzeri isimler altında açtım. Sergilerimin yanında ayrıca “Ötekinin renkleri“ isimli tablolarımı ve motiflerini anlatan bir kitap çıkarttım. Planladığım en büyük projelerden biri ise Almanya’nın Duisburg şehrinde bulunan ve artık inançsal bazda kullanılmayan bir kiliseyi diğer sanatçı meslektaşlarım ile beraber ortak bir müze haline dönüştürmektir. Tahminen bunun kontratını 15 Ocak 2008 tarihine kadar imzalayıp ve bu kilisenin içinde ‘Yeni Dünya -Neue Welt’ ismi altında önümüzdeki Mayıs ayında müzemizi açmış olacağız. Bu kilisenin iç şekli, pavilyon şeklinde olacaktır. Ve her ulusun sergi pavilyonu temsilen kültürel dokular, ulusal renkler ve kokular ile donatılmış olacak. Böyle bir müze anlayışımız var. Bu konuda Almanya’nın Nordrhein-Westfalen Eyaleti’nde yaşamakta olan 190 ayrı uluslardan şahsen Kürdistan’ı temsilen sergi pavilyonunu kuracağım için çok sevinçliyim.
Resimlerinizin önemli bir kısmı Kürt ve Kürdistan motiflerinden alınmış doğa manzaraları ve insan portreleri olduğu dikkat çekiyor.
Bakın, bir motif kendiliğinden, aniden gelişen bir olay değildir. Bu motifler yılların hayat şartları içinde, içinizde, beyninizde büyüyor gelişiyor ve şekilleniyor. Belli bir coğrafyadan gelerek içimde taşıdığım duyguları ve renkleri; içimi kanatanları yansıtıyorum. Ben insanımın çığlığı, sesi olmak istiyorum. O sesi, sadece kulak ile duymayız. O sesi, gözler, bakışlar, duruşlar ve şekiller sayesinde duyabiliriz. Bu benim için çok önemli bir olgudur.
Dikkatimi çeken diğer bir nokta ise resimlerinizdeki insanların çoğunun gözlerinin kapalı olması. Neden?
Doğrudur. Burada anlatmak istediğim resimdeki insanın değil de, resime bakanın, izleyicinin görmemesidir. Yani resimler aynı zamanda size yönlenmiş bir ayna gibidir. Bir insanın aksi gibidir. Resimde motif ve izleyici arasında sessiz bir diyalog söz konusudur. Resimlerdeki insanın portrelerinden tutun, doğa ve renk motiflerine kadar; resimler bizlerle sessizce konuşmaktadır. Yani resmin bir dili vardır. Bu olguyu şahsen her sergimde dikkatle izlemeye önem veriyorum. Yani bir izleyicimiz bir resimin önüne geçtiğinde; resime baktığında, o resim onunla ne konuşacak, izleyici nasıl bir reaksiyon gösterecek, nasıl bir izlenim, nasıl bir keşif elde edecek? O gözü kapalı portrelerim; ‘Birçok olayı, birçok acıyı biliyorsun. Ama bak, gözlerini kapatıyorsun! Görmüyorsun, görmek istemiyorsun! Herkese bir şeyler oluyor, ama sana bir şeyler olmuyor. Bu hayatta sana bir şey olmuyorsa bunda bir sorun, bunda bir soru işareti vardır’ diye konuşuyor.
Resim çizerken neler hissediyorsunuz?
Açık söylemek gerekirse; bazen çok acı çekiyorum. Bazen günlerce bir tablonun önünde oturuyorsunuz ve hiçbir şey yapamıyorsunuz. Herşeyin bir ana konusunun oluşması gerekiyor. Bu oluşunca diğer yan katmanlar oluşur. Bir nehiri düşünün. Nasıl ki bir nehirin yan kolları oluşmuş ise, o tabloyu o şekilde değerlendiriyorum. Yani ana nehir mi daha etkin, yoksa yan nehirlerden gelen kaynaklar mı daha etkin olun? Resim de buna göre bir şekil alıyor. Bazen bir sanatı anlamak için felsefeden, sosyololjiden ve hatta psikolojiden anlamanız gerekiriyor. Bazı anlayışlar resimleri renklere göre şekillendirirler. Mümkündür. Salt renklerden resimler de yapabilirsiniz. Fakat bence renkleri kurallaştırmamak, bir çizgiye göre sınırlı tutmamak önemli.
Her toplumun ve bireyin sanata bakış açısı farklıdır. Bu konuda Avrupa’da yaşayanlar ile Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan topluluklar arasındaki farklılıklar nelerdir sizce?
Avrupalı veya Batılı dediğimiz izleyicinin, resimde görmek istediği motif, mesaj ve benzeri oluşumları; bireysel ve toplumsal yargıları, sanata ve sanatçıya karşı değer anlayışı çok farklıdır. Burada hazırı tüketen bir toplum potansiyeli var. Evinde dekorasyon olarak düşünmek, resimi örneğin mutfağın, koridorun duvar ve kapı renklerine göre almak ve ayarlamak bence sanata bir hakarettir. Bu beni üzüyor.
Resime her zaman otoriteler sahip çıkmıştır ve tüketmiştir. Bu da sanatın özgürlüğünü, sanatın çizgisini ve sanatın evrimini fazlasıyla etkileyen bir durumdur. Bu resimin bir talihsizliğidir. Bizler sanatı yeni keşfeden bir toplumdan geliyoruz. Burada söylemek istediğim şudur: Bir şeylere sahip çıkılırsa erken anlaşılır. Sahip çıkılmazsa hiç anlaşılmaz. Bu hayatın her alanı için geçerlidir. Müziğin, edebiyatın ve tüm sanat alanlarında yaratılmaya çalışılan olguların, yani sanatın toprağa ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Topraksız hiçbir şey gelişemez. Kendi prosedürünün oluşması çok önemlidir. Ve herşey bu prosedüre endekslidir. Örneğin Avrupa’da Kürtçe konuşmanın, Kürtçe dilinde bir yol katetme gibi bir şansı yoktur. Fakat bunu Kürdistan’da, ülke topraklarında gerçekleştirirseniz, bunun yaşama şansı vardır.
Son olarak bir mesajınız var mı?
Herkesin üzerine boya düşsün, herkesin üzerine renk düşsün istiyorum. Herkesin üzerine söz düşsün istiyorum. İlginiz için çok teşekkür ediyorum.
NİHAL BAYRAM
İsmet Polatlı:
Dersim’den göç eden bir ailenin çocuğu olan İsmet Polatlı, 1965 yılında Erzincan’ın Tercan ilçesinde doğdu. Gençlik yıllarında müziğe ve şiire ilgi gösteren Polatlı, düz ezgiler yazmaya başlar. 1995 yılından itibaren sanatın resim ve heykel yönlerine doğru yol almış ve bu uğraşını 2000 yılından itibaren uzmanlaştırmaya çalışmış. İsmet Polatlı’nın bazı eserlerini www.ismetpolatli.com internet adresinden izleyebilirsiniz.

|
| Tarih: 23.12.2007 Saat: 13:01 Gönderen: DersiMVataN |
|
 |
 |
|
 |
 |
|
| |
Ortalama Puan: 0 Toplam Oy: 0
|
|
|