Korkunç Yavuz’un, İsmail’e Şah çektiği tarih derkenara yazılsın ve hatırlansın: Osmanlı – Pers savaşının galibi Yavuz Sultan Selim, tek kale uzatmaları, istila alanlarında Kızılbaşları kese biçe sürdürür.
"Bizi kamyona
doldurdular.
Tüfekli iki erin
nezaretinde.
Sonra o iki erle yük
vagonuna doldurdular.
Günlerce yolculuktan
sonra bir köye attılar.
Tarih öncesi köpekler
havlıyordu."
Cemal Süreya
Korkunç Yavuz’un,
İsmail’e Şah çektiği tarih derkenara yazılsın ve hatırlansın: Osmanlı – Pers
savaşının galibi Yavuz Sultan Selim, tek kale uzatmaları, istila alanlarında
Kızılbaşları kese biçe sürdürür. Bu sınırsız katliamdan kurtulabilenler, Munzur
ve Mercan sıra dağlarını kendilerine siper tutabilenler olur. O tarihten
beridir Dersim, sınırları içinde hep mesafeli durur Osmanlıya.
Kuzey Afrika’dan
Yemen’e, Viyana önlerinden Kafkasya’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu, 1514’de
Çaldıran Savaşı’yla sınırlarına dahil ettiği ve ancak egemenliğini tesis
edemediği Dersim’i, beş yüz sonra, enkazının saklısında tuttuğu nur topu gibi
bir sorun olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne miras bırakır! Ne halifeliğin
şeriatına, ne padişah hükmüne boyun eğmemiş Dersim ahalisi, Kemalist iktidara da
sarık - şapka çıkarmaz; geleneğine uygun dikbaşlılığıyla, sınırlarına dahil
olduğu merkezi otoriteye ne asker verir, ne vergi.
Enleşe, genleşe
sınırsızlığa hüküm salacak Osmanlı İmparatorluğunun tecrit çemberi içinde,
Dersimlinin kendine hükümran yaşayışının bir bedeli vardı. Dağlarını kendine
siper tutan Dersimliler, dıştan gelen her saldırı dalgasını, ilerlediği yerde
hırpalayıp dışına kusan yabanıl bir bağışıklıkla efsunluydular adeta. Geçitlerin
elverdiği boşluklardan sızan seferi orduların nal selleri işitildiğinde,
aşiretler çoluk çocuğunu ayak altından kaldırıp, yamaçlara heyelan düşüren bir
hengame içinde, çete düzeni alıyorlardı o hızla. Mercan Geçidi, Ali Boğazı ve
Pülümür kanyonu gibi dıştan gelen saldırılara geçit kapısı gibi görünen yerler,
Hanibal’in filler sürüsüyle Alplerin eteklerinden Po Ovası’na yürürken
yaşadığına benzer telef oluşlar, yamaçlara tutunan kayaları harekete geçiren
görünmez, yabanıl doğal tuzaklar taşıyordu. Patikaların uzandığı uçurumları,
gedikleri, geçit vermez meşelikleri, derin, engebeli koyakları, taşkın dereleri
ve yaban hayatıyla uyumlu yaşayan Dersim aşiretlerinden yana taraflıydı doğa.
Çeperde, içerlerde yekdiğerine eklenerek yaşanan çatışmalar, seferler azdan az,
çoktan çok bir minval üzere sürüp gider.
İmparatorluğun gelip
geçen askeri ulemaları, her yenibahar döndüğünde, bir önceki güz
mevsiminden yarım bırakılmış Dersim seferini tamamlamaya; yeni ordular dizmeyi
adet edinirler. Ve böylelikle mevsimler yıllara, yıllar yüzyıllara akar; nice
sultanlar gelip geçer, kimler nice sınarlarsa da egemenlik hükmünü, nafile!
Talih, bir türlü seferi ordulardan yana dönmez; Dersim’in fatihi olmak hiçbir
paşaya, sultana nasip olmaz!.
İki sefer arası
boşluklar, Arapkir’den Bayburt’a, Egin’den, Erzincan’a Çarsancak’tan Çemişgezek,
Harput ve Maden’e, Dersim’i çevreleyen ilçelerin uleması, sancak beyleri ve
mirlerin Divân-ı Hümâyun’a sundukları şikayet dilekçeleriyle doludur. “İdare-i
Şahanelerinin” şeriat hükmünün bölgede bir an önce tesis edilmesi dilekleri,
boşluğu kapamaya yetmez. Bu uzun tekerrür tarihinin özeti şudur: Timurlenk’i ve
Korkunç Yavuz’u Mercan ve Munzur sıra dağlarının öte yüzünde, Kamah kalesinin
yamaçlarında eğleyen Dersimliler, onları izleyen dolu dizgin taburlara daha
çokça nal döktürüp, çarık eskittirirler; kuşaklar boyu ödedikleri bedele
karşılık!..
Birbirini izleyen
saldırı ve seferlerin yerleşik hayatı tahrif ede geldiği, ekili tarlanın
biçilemediği, harmanın kaldırılamadığı, tohumun topraktan geri dönmediği
açlığın, kıtlığın, çekirge sürülerinin aman vermediği bir kıstırılmışlık
içindeki aşiretler çareyi, çevre madenleri ve ticaret tekelini elinde bulunduran
uzak yakın kasaba merkezlerine, kervan yollarına kol atmakta ararlar. Depolara,
ambarlara, taşınabilir mallara tamah, toplumsal bir ihtiyaçtan geliyordu. Kenar
kasaba merkezlerine kurulmuş mülki idare konaklarına, askeri garnizonlara,
bulduğu her fırsatta kol atıp taciz etmek de vardı bu karşı
saldırılarda. İnançlarına ve varlıklarına yönelmiş tehdidi savmak, imparatorluk
düzeni içinde kendilerince tutturulmuş düzeni korumak istiyorlardı. Dersimin
kadim yerlileri Qalmem ve Sıx Hesenoğulları ve aynı ayrıksı inançlarla ortak bir
yazgıya bağlanmış boy ve aşiretler, kendilerince bir cemaatler hukuku ve
mülkiyet tarzı oluşturmuşlardı...
Söz konusu bu mülkiyet
tarzında, miri beyine, sultana ve Allah’ın yeryüzü zabitlerine zırnık yoktu!
Meralar, sürüler, ekinler; derelerin suyu ve dönen değirmenler, ulu ceviz
ağaçları ve damarlarında evvel zamanların özsuyunu dolaştıran dutluklar aşiretin
ortak malıydı; çobanın ve aşiret reisinin aynı sofraya bağdaş kurduğu ilkel
ortaklığın kavim kardeşlik payıydı. Dört dağ arasına birikmiş aşiretlerin kapalı
devre mülkiyet düzenine, ortaklık hukukuna, birbirleriyle ilişkilerinin
düzenleyicisi ekabirler topluluğuna, töresine, eskil tanrılarına, duasına,
niyazına, diline hâlel gelmesin isteyen Dersimliler, bu moral inanışla onara
gelirler bin parçalanmışlıklarını. Yazısız, kitapsız, hesapsız, bir
toplum yaşayışıdır bu. Kurumsal, organik devlet düzenlerinin nüfuz edemediği
kendine özgü bir toplumsal düzendi her şeye karşın, eski Dersimli’nin
Kırmanciya Belek (Alaca – renkli- Kırmançiye çağı) diye adlandırdığı kapalı
devre hükümranlığı.
DARALAN OSMANLI, KANAYAN
DOĞU
Kuzey Afrika, Balkanlar
ve Kafkasya’da birbiri ardına egemenlik sahalarını yitiren Osmanlının, Doğu’da
egemenliğini pekiştirme çabaları Dersim havzasında boşluğa düşer. Tanzimat
yıllarından başlayarak Dersim’e ardı arkası kesilmez seferler, yüzyıl
döndüğünde, daha da hız kazanır. Bu başarısız seferlerin sonrasındadır ki,
Dersim’in karakteristiğini özetleyen şu vecize tarihe geçer:
“DERSİME SEFER OLUR
ZAFER OLMAZ!”
Olmazı olduran tarihi
koşulların tecellisi gerekliydi belki de. 1877’den 1930’lara gelindiğinde irili
ufaklı sayısız müdahalelerin yanı sıra, Dersim aşiretlerini ısla ve imha amaçlı
11 kapsamlı askeri seferin tarih kayıtlarına geçtiği görülür.
Anadolu’da tüm taşların
yerinden oynadığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, azınlıklara bir bir pay edilecek
büyük kırımlara, lanetli bir kapı aralanır. Azınlıkları azınlıklara kırdırma
politikası daha sistemli, planlı, kapsamlı bir yürürlük bulur yeni dönemle.
Sultan Abdulmecit’in Şâfii Kürt aşiretlerinden devşirdiği “Hamidiye Alayları”,
Doğu’da gayri - Müslimlerin imhası için hareketlendirilir. İdris-i Bitlisi’nin
mirasına varis sayılan Hamidiye Alayları, Koçgiri üzerinden Dersim
Kızılbaşlarına yöneltilir. Dersim’e yönelik 1908 saldırısında ve 1916’da
Ovacık’a taşınan Erzincan Şurası’nın dağıtılmasında, Cibranlı Halit
komutasındaki Hamidiye Alayları öne çıkar. Bunu takip eden yıllarda, Hamidiye
Alyları’na benzer bir karakter taşıyan Çerkes Alayları’nın Pertek üzerinden
Pilvenk dolaylarına yangın ve talan taşımanın yarışına katıldıkları görülür.
Yavuz Selim ve
bağdaşığı, İdris-i Bitlisi’den beridir ki, Dersimlilerin inançları kökleşmiş
egemen yargıyla sapık, din - dışı bir batıllığı ifade etmektedir. Ol sebeple
dökülecek kanları, talan edilecek malları helâl sayılır. Derme çatma ordulara
verilmiş bu ruhani gerekçe, bölge insanına karşı acımasızlığın ve yağma
duygusunun kamçısı olur. 1938 Soykırımında başı çekecek olan Hozat Alayı’nda
subay olarak görev yapmış ve Dersim olaylarını kurgusal bir keyfiyet içinde
Cemo, ve Memo adlı romanlarına konu yapmış romancı Kemal
Bilbaşar bu kitaplarına referans aldığı anılarında, Sürgünler Alayı olarak
nitelendirdiği Hozat Alayının ipten kazıktan kırmış, iflah olmaz suçlulardan
oluşturulduğunu dile getirirken; siyasi – askeri kurmaylığı ve basınıyla üstten
organize, planlı bir kırımı açıklamaya çalışır kendince. Yine de bununla, kök
tutmuş bir geleneği açığa vurmuş olur: Azınlıkların imhasında kullanılan
“Suçlular Alayı”, aşiret erleri, devşirmeler, derin devletçi, Teşkilatı Mahsusa’cı
araç ve metotlardaki sistemli bir politikaya işaret eder.
***
1921’de Batı Dersim –
Koçgiri bölgesine Merkezi ordu ve Topal Osman’ın yönlendirdiği paramiliter
güçlerle girişilen yığınsal katliam, Dersim’de derin yaralar açar. Yenilgiye
uğratılan Koçgiri ayaklanmacılarının önderi Alişer, İç-Dersime çekilir.
Aralıklarla Pülümür, Nazimiye, Mazgirt, Pertek üzerinden gelen saldırı
dalgalarına paralel geçen sonraki yıllar, Dersim sorununun köklü olarak
halledilmesi için plan ve hazırlıklarla geçer.
Osmanlı’da olduğu gibi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da, devlet sınırları içinde egemenliğin
tesis edilemediği bir bölge olarak durmaktadır Dersim. Ankara Hükümeti için
halledilmesi gereken temel bir sorundur bu. Şıx Sait ve Ağrı ayaklanmacılarının
bastırılması, Piran, Çevlik ve Zilan katliamının sonrasında, nihai hedef olarak
Dersim’e yönelmenin zamanı geldiği ilan edilir. Ağrı İsyanı’nın bastırılmasının
zafer sarhoşluğuyla dönen ordular, o hızla Dersim’e yönelir. Fakat Dersim Sorunu
için daha köklü bir seferberlik planı ve hazırlığının gereğini anlamış olarak;
alaylar hırpalanmış bir şekilde geri çekilir.
Bunu takip eden
yıllarda, dönemin meclis tutanakları ve gazeteleri incelendiğinde, Dersim
ahalisine karşı hararetli bir kampanya dikkat çeker. Toplu kırım ve tehcirin
zorunluluğuna işaret etmektedir raportörler. Gazete yazarları, cedlerden saklı
kalmış Dersim sorununun gelecek kuşaklara bırakılmadan köklü olarak
halledilmesine dair cesaret telkinleri yapmakta, yetkilileri genel seferberlik
düzenine çağırmaktadır. Yetkenin düşündüğü de budur zaten!
25 Aralık 1935’de
çıkarılan Tunceli Kanunu, bölgeye, olağan üstü yetkilerle donatılmış bir
genel valinin tayinini öngörmektedir. Buna paralel çıkarılan Tehcir ve İskan
Kanunu, Dersim ahalisine dönük kapsamlı bir kırım planını da saklı tutmaktadır
satır aralarında.
ANADOLUDA SON
“KOLONİ” SEFERİ
Bu ara başlıkta dikkat
çekecek “Koloni” sözcüğünü Jandarma Genel Komutanlığı’nın Dersim raporundan
alıyoruz. Anlatının ilerleyen seyri içinde başlığın askıda kalmayacağı
görülecektir. 2 Ocak 1936 yılında Dördüncü Genel Müfettişlik unvanı ve sömürge
valisi statüsüyle Korgeneral Abdullah Alpdoğan Elazığ’daki görevine başlar.
Bakanlar kurulunun 4 Mayıs 1937’de çıkardığı “Tedip” (uslandırma, terbiye etme)
kararıylaa öngörülen kitlesel kıyım çanları çalınmaya başlar!
Bölge Valisi, Erzincan’a
karargah kurmuş kurmaylık kadrosu ve Ankara Hükümeti’nin koordineli yürüttüğü
son büyük Dersim seferi, 1937 yılının bahar aylarında başlar. Harekatın birinci
yılı, Dersim’in hava bombardımanı altında tutulması, Seyit Rıza, Use Seydi,
Fındık Ağa, Cebrail Ağa, Qemer Ağa gibi ileri gelenlerin yakalanıp idam
edilmeleri (15-16Kasım 1937), Aliye Qax gibi diğer sayılı isimlerin zindanlara
doldurulmaları, ailelerinin toplu kırımdan geçirilmeleri ve bu tehdit altında
bölgenin önemli ölçüde silahsızlandırılması gibi önemli olaylarla yüklüdür.
Bölgeye egemen kılınan bu ölümcül tehdit altında kimi aşiret adamlarının izci
olarak katliam birliklerinin önüne düşürüldüğü 1938 yılında, Dersimi kırıp
geçirecek asıl büyük soykırım yaşanır.
Kılıçartığı eski
Dersimlilerin “Tertele Philo Pyen” “Son Büyük Köklü kırım” diye andıkları o
lanetli yıla geçmeden, Elazığ Buğday pazarında ipte sallanan Seyit Rıza ve Uşênê
Seidi’nin, gök boşluğunda yankısız kalan sözlerinin hatırlanması gerekiyor
burada:
1931 ya da 32 yılı
olmalıdır. Seyit Rıza, tuz yüklü elli katıra eşlik eden elli adamıyla Pülümür
tuzlaklarından dönmektedir. Pulur önlerinden geçerlerken, adamlarıyla davet
edildiği karakolda çay, yemek, ikramla oyalandırılırken, telgraflarla
ayaklandırılmış Hozat Süvari Birliği’nin tecrit karakolunun imdadına yetişmesi
beklenmektedir. Kurulu tuzak fark edilir. Murdar edilmiş sofra dağılır. Seyit
Rıza adamlarıyla bir biçimde karakolu terk eder. Emanet bırakılmış yerde duran
silahlarına ulaşır. O arada oğlu Şıx Hesen ve bir adamı karakolda rehin
kalmıştır. Yetişen süvari birliğiyle yaşanan çatışmanın kansız bitmesine iki
taraf da özen göstermektedir. Seyit Rıza karakolda rehin kalmış oğlundan dolayı,
süvari birliği komutanı ise, müstahkem mevkii tutmuş hasmının şerriyle
çekincelidir. Karavan atışlarla danışıklı süren çatışma, velhasıl kan dökülmeden
bitirilir.
Çatışmanın sonrasında
Axdat’a doğru, yoluna devem eden Şeyit Rıza’nın yoluna Qasımoğli dedikleri
beyazdonlu bir Dersimli çıkar: “-Rızoo! Rızoo ! hona ki xeleşina? Tı
sere xo wena, sere maki piya!..” (Rıza, Rıza!.. Senin kurtuluşun yok! Bu
gidişle sen başını yiyeceksin, bizimkini de birlikte!)
Bu sataşmaya karşılık
Seyit Rıza, hayli içerlemiş, nemli gözleriyle şu yanıtı verir: « -Kheko! Va
mıradê sıma bıbo. Koê Dêsımi de kemere ke gına kemere, sıma vanê so taxalet be.
Bızane ke taxelet biyaina mına sıma nêxeleşine, ıhı jü êwro ez sona taxelet
bena. Êwro roca mına, meste sırayena sıma. Yine ke teselia xo mıra gurete, ez zê
namê xo zana mına mırd nêbenê. »
(Varsın sizin muradınız
olsun kardeşim! Dersim’de taşa değen taş, varsın benden bilinsin. Bilsem ki,
onlar benim kellemi alarak sizin yakanızdan düşerler, hemen şimdi gidip vereyim
kellemi onu isteyenlere. Ama korkum odur ki, bugün bizim yarın sizin sıranızdır.
Adım gibi biliyorum ki, onlar bizim başımızı aldıktan sonra, zürriyetimizi kesip
biçmeye doymayacaklar!)”
Bu konuşmanın
tanıklarından Hesene Aliye Rosto’nun anlatımlarına konu olan bu sözlerde
öngörülen, başa gelecektir ne yazık ki. Şeyit Rıza’nın küçük oğlu Hüseyin, hava
bombardımanından aldığı bir yarayı taşıyarak bedeninde, Elazığ’da yargılanmakta
olan babasını ziyarete gitme gafletinde bulunur, çocukça bir saflıkla.
“Ziyaretçi” oracıkta derdest edilip idam mahkumlarına dahil edilir. Seyit
Rıza’nın infaz yetkililerinden son ve tek isteği oğlunu kendisinden sonra
asmalarıdır. Ama infazcılar son isteğinin tersini yaparlar. Gözleri önünde
ailesinden hayatta kalmış son çocuğunu da idam ederler kendisinden önce.
Böylelikle, ölümünden sonra da tüm kavmini kaybedeceğini öngörmüş Seyit Rıza’nın
yüzünde ki acının baremini test eder infazcılar kendilerince. İinfaza memur
edilmişlerden biri olan İhsan Sabri Çağlayangil’in, “tüylerini diken diken eden”
de bu pervasızlıktır biraz da:
-
“Findik Hafiz'in
idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta
kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve
boşluğa hitabetti.
- Evlade Kerbelayime, Be - gunayime, Ayıbo, Zulumo, Cinayeto. (Evlad-i
Kerbelayız, günahsızız, ayıptırr, zülümdür, cinayettir.) dedi. Benim
tüylerim diken diken oldu. Bu yaslı adam rap - rap yürüdü. Çingeneyi itti.
İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. Kendi infazını yaptı.”
-
Seyit Rıza idam
sehpasında “suçsuz ve günahsızız” diye haykırırken, Dersim gerçeğine de bir
anlam vermiş oluyordu. Etnik varlıklarına, dillerine, kültürlerine, ayrıksı
inançlarına hiçbir varolus şansı ve başka bir hal tarzı tanınmamış; “Koloni
Valisi” yetkileriyle bölgeye atanmış Apdullah Alpdoğan’ların insafına ve
keyfiyetine kalmış sahte bir yargılanmanın kurbanlarıdır Onlar gerçekte. Ne
savunmanları vardı, ne de yasalar karşısında tutunabilecekleri hakları...
İddianamelerini okuyan savcının, kararlarını veren mahkemenin dilini
bilmiyorlardı. (Çağlıyangil’in Anıları’nda, yargılandığı mahkemenin dilini
bilmezliğin, infaz kararının “İdam tune” olarak anlaşılması gibi, dalgası
geçilen bir hikayesi de vardır.)
-
Son Dersim isyanı,
başkaldırısı, ayaklanması dedikleri de, aslında savunmaya dönük bir
direniştir sadece. Yıllar süren hazırlıkla gelen organize, planlı bir imha
hareketine karşı, Seyit Rıza ve bazı aşiret liderlerinin çoluk çocuğunu
toplu imhadan kurtarma, can havliyle bir şeyler yapabilme çabasından başka
bir şey değildir, idamlara gerekçe sayılan “İsyan”. Dönemin canlı tanıkları
Dersim yaşlıların ezici çoğunluğu, bunu böyle bilir böyle anlatırlar. Bu
kimlerince naif bir değerlendirme olarak görülse de, Dersimliler, olanca
hareketli tarihlerine karşın, varlıklarını, ata toprağını korumanın ötesinde
bir amaç taşımadılar. Özgürlüğüne ve bağımsızlığına tutkun bir halk olarak
öne çıkıyorlardı ama, devlet ve devletleşme arzusunu bir başkaldırı
düzeyinde ortaya koymadılar. Devlet, doğalarına, kültürlerine aykırıydı
onların. Gelip geçen devletler karşında hep bir savunma çizgisinde
kaldılar. Kendileri gibi yaşayan Aborijinler, Kızılderililer, ve diğer
heterodox (ayrıksı) halklarının yazgılarını paylaşmaktan kurtulamadılar
bu yüzden de. Örgütlü, kurumsal devlet saldırıları karşısında geleneksel
doğaçlama olanaklarıyla tutunamazlardı elbette.
-
Sadece Seyit Rıza
seceresi izlendiğinde Dersim’in trajik yazgısına örnek sayılabilecek makus
bir tarih gerçeği çıkar ortaya. Seyit’in büyük büyük dedesinden torununa
uzanan seceresinde, eceliyle ölebilen tek kişi babası Seyit İbrahim’dir.
Misafir çağrıldığı karakolda rehin alınıp, yıllarını zindanda geçiren oğul
Sıx Hesen, sakatlanmış olarak salıverildiği 1937 yılında, 42 kişilik aile
efradıyla topluca yok edilenler arasındadır. İş, Seyit Rıza ailesinin yok
edilmesiyle kalmayacaktır.
1937 yılında Anafatma
Köprüsü’nde yakalanıp Elazığ’da yargılanıp asılanlar arasında yer alan Kureşan
aşireti liderlerinden Uşênê Seidi’nin, Şêğank köylüleriyle vedalaşırken ettiği
şu sözler, Seyit Rıza’nın uyarısına benzer bir kaygıyı ifade etmektedir:
“Xatır ve sıma qomo!
Ez zanen ke, yê ma lao, yê sıma ki qelfeo! Naynu ke teseliya xo mara gurete nafa
ki cêrenê ‘ra sıma ser, mevazê ke ağlerê Dêrsımi ke eşti dare ma xeleşime.”
(“Ahali, hepinize
elveda! Biliyorum ki bizimkisi iptir, sizinkisi kafile!.. Onlar bizden
kurtulduklarından emin olduklarında, kafile, kafile hepinizi yok etmeye
dönecekler!”)
Dersim yaşlılarının
aktarımlarından kayda alınmış bu sözler keşke, boş birer kehanet olarak
kalsaydı. Öngörülmüş olan ,olanca sınırsızlığıyla gerçekleşir ne yazık ki.
Kırımdan geçirilenler, aşiret liderlerinin aileleri de olmayacaktır sadece.
Darağaçlarından indirilenlerin bedenleri şimdi nerede yatıyor bilinmez ama,
Dersimin her bir deresi, değirmeni, mağarası, kuytusu, her dağ ardının, üstüste
yığılıp gaz yağlarıyla tutuşturulan toplu cesetlerin külleriyle örtülü olduğunu
bilir, ölülerin altından sağ çıkanlar.
Alê Qaymakami, Yemen
Savaşı’na katılmış ve tüm tertibini çöllerde yitirip 15 yıl sonra yurduna
dönebilmiş, savaş malulü, yaşlıca bir Dersimlidir. Çevre köylerden, mezralardan
toplanan ahali, Rosto Değirmeni yakınındaki “Çhelengi” (Topalgil)in Tarlası’na,
süngü zoruyla sürülmektedir kafile kafile. Bu hengamenin ortasında, dokunulmaz
bir edayla, harman savurmaktadır Alê Qaymakami. Çok geçmeden bir gurup asker
gelir, harmana kibriti çakar, onu da palas pandıras katarlar önlerine. Ve çok
geçmeden urganlar, kalın sicimlerle birbirlerine bağlanmış, ağır makineliler
önünde bekletilen kalabalığın arasında bulur kendini madalyalı savaş malulü!
Alê Qaymakami, Türkçe’yi
iyi bilmektedir. Bir biçimiyle sesini komutana ulaştırmayı başarır, bağlı
bulunduğu kalabalığın arasında. “Bizi öldürmesine öldüreceksiniz komutan beg,
der, bari izin ve,r bir adağım var gidip onu dağıtayım, öldüreceğiniz bu masum
çocuklar adına!”
Komutan, bu beklenmedik
çıkış karşısında itiraz edemez: “Buyur, git dağıt adağını, kime dağıtacaksan!
Buradan gözüm üzerinde olacak!”
Alê Qaymakami istediği
izini alır. Evine doğru yürür. Ev damından kuyruk yağı yüklü bir siniyle açık
yere çekilir. Ölümü bekleyen kafile, kafileyi çepeçevre sarmış askerler hep
birlikte o yöne yüz çevirmiş kurban törenini izlemektedir.
Alê Qaymakami’nin
adağını adarken ettiği dua, yaşamış kırımının sınırsızlığını özetler
niteliktedir:
“Haqo, medağê tuyo !
Qulı butu qırr kerdê. Kês çinoke qırva boro ! Medağê tuyo ! Mı sarebırno, kutıke
borê »
(Ey Haq bu senin ölü
yemeğindir ! Kul bırakılmadılar ki adağımı dağıtayım. Ey Haq bu kurban senin
niyazındır. Kedine, köpeğine bırakıp gidiyorum! »)
Hüseyin Çağlayan, Cemal
Taş, Hüseyin Ayrılmaz, Hawar Tornecengi, Munzur Cem, Metin Kahraman gibi pek
insanın derlediği döneme dair tanıklıklar, buna benzer tüyler ürpertici
detaylarla yüklüdür.
YOLDA KALAN ELÇİ
Son Büyük Kırım’ı
dünyaya duyuracak bir tek elçileri vardı Dersimlilerin felaket yıllarında. Beş
altı dil bilen ve Dersim aşiretleri arsında birliğe ve dayanışmaya son yıllarını
hasretmiş Koçgiri aşiretlerinin önderi Alişer’di seçilmiş bu elçi. Dört dağ
arasında yaşananları, yaşanacakları dış dünyaya duyurmasına, Dersim cemaati
tarafından tayin edilmişti bu elçi. Kırım yıllarının en düşkün siması olarak
anılan Rayber eliyle, Sovyetler Birliğine geçmek için yola çıkacağı günün
öncesi kafası kesilir Alişer’in de. O gün bugündür elçi yollarda kalmış,
yaşananlar gereğince anlatılamamış, lanetlenmesi gereken, tarihi bir haksızlık
olarak kalmıştır geride “Hiriso Hest”!
-
Onbinlerin kırımı
içinde bireylerin trajedisini kayıtsız geçiyor tarih. Yüklü utançtan, insanı
insanlığından eden herzelerini saklı tutuyor karanlık yüzünde resmi
tarihçiler. Ama ölülerin altından sağ kurtulan o çocuk ki, şimdi yaşlı bir
dededir torunlarına korku masalları anlatmaya çekinceli olsa da, mırıldanır
gerçeği, göğün yankısız boşluğuna:
“Çemişgezek’e 14
Kilometre uzaklıkta, Aliboğazı’nın girişinde, üç köy ve mezralarından toplanmış
çocuklar ve kadınlardan oluşan bin kişilik bir kafileyi Uskéx köyünde, bir
koyun ağılına tepeleme doldurdular. Üzerine gazyağı dökülüp ateşe verilmiş
boğayı ağıla saldılar. Hareket etmekte zorlanan kalabalığın ortasına dalan. boğa
can havliyle ezip geçti önüne geleni, anneler kucaklarındaki bebekleri düşürdü
ayak altına, o izdiham içinde ağılın çeperi patladı. Çeperden taşan, savrulan
kalabalığın üzerine ağır makineliler kusmaya başladı. O kurşun yağmuru altında
ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Tekini sağ bırakmadılar. Ölü yaralı kim
varsa süngülerle deşip, biçip üst üste yığdılar. Ayaklarına dolanan sabi
çocukları yığının üzerine süngü uçlarına takarak savurdular. Sonra da,
gözlerimizin önünde gaz döküp ölü çocuklarımızdan, kadınlarımızdan yığını ateşe
verdiler.”
Bir kıyıda, elleri
kolları birbirlerine urganlarla bağlı, kadın ve çocuklarının vahşice
öldürülmelerine seyirci kılınmış ve sonra da kendileri de bir başka kafileyle
birleştirilerek benzer bir kıyıma uğramış erkekler kafilesinden sağ
kurtulabilmiş Uskéx köyünden Memede Rané’nin bu tanıklığı, boğaları, gem
vurulmaz yabanıl hayvanları bile dehşete düşüren katliamcıların marifetlerinden
birine işaret etmektedir sadece. Dizinin kenar sütunlarında Türkçe çevirisini
okuyacağınız Seyit Rıza Torunu Cemila’nın yaşadıklarına benzer vahşet, ciltlere
sığmaz yığınla anlatıdan biridir sadece.
Kitlesel katliam ve
öldürümlerin metotları, ve sivil savunmasız kurbanlara uygulanan ve yaşayanların
ifade etmeye beis duyduğu türlü insanlık suçlarını merak edenler, Necip Fazıl
KISAKÜREK’in « Son Devrin Din Mazlumları » (Büyük Doğu Yayınları) adlı
kitabının “Doğu Faciası” bölümüne göz atabilirler. Soykırımı izleyen
yıllarda Diyarbakır’da yedek subay olarak görev almış Kısakürek, katliama
katılmış uzatmalı devre arkadaşlarının anlatımlarından yola çıkarak, 50 000
rakamından söz eder. Müslüman bir halka uygulanan yüzyılın tüyler ürpertici
mezalimine, akılmaz insanlık suçlarına dikkat çeker. Yığınsal kırımın siyasal,
askeri kurmayları ve icracı erki, dünyalarını değiştirdikleri güne değin,
insanlık sucu yüklü mazileriyle yüzleşmeye çekinmiş, suskunluklarını sürdüre
gelmişlerdir. 1937-38 yıllarının Dersim’inden şağ çıkanlarsa, uzun yılar sürecek
ölüm sessizliği ve sürgün tecridi içinde, akıp giden Munzur’un sularına
yazdılar, İn ve Halbori kayalıklarının derinliğinde yankısı kaybolan binlerin
çığlığını. Ünlü Laç Deresi, adıyla, ona uzak yakın duran herkese hatırlattığı
bir şey vardır yine de.
1938 yılının sonuna
değin sürecek ve giderek bir soykırıma dönüşecek bu yığınsal kıyım hareketinde,
kimi kaynaklara göre yüz bine varan çocuk, genç yaşlı hayatını kaybeder.
Bahtiyarlar, Demenanlar, Haydaranlar gibi dağlarına çoluk çocuğuyla çekilmiş
silahlı bir kaç aşiretin kıyımıysa sonraki yıllara yayılmış olarak sürer. 1943
yılına kadar, dağlarda ele geçirilmiş Dersimlilerin kellelerine, 25 kuruş değer
biçilerek askeri garnizonlara taşınması, 38 kırımının devamı olarak sürer.
Hep yarım bırakılmış
sayılan Dersim Seferi, bu kez nihaiyi başarısına taşınmış ve böylelikle
yüzyılların öcü alınmış olur! Mustafa Kemal Atatürk, ölümünden çok kısa bir süre
önce, 1 Kasım 1938’de meclisin beşinci dönem açılış konuşmasında, Dersim
zaferini ilan eder!
“Uzun yıllardan beri
süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli’deki toplu haydutluk
olayları, belli bir program içindeki çalışmalar sonucu, kısa bir sürede ortadan
kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe
aktarılmıştır.”
Gelibolu Savaşlarının
gediklileri, Mareşal Fevzi Çakmak, Korgeneral Abdullah Alpdoğan, İsmet İnönü, ve
Mustafa Kemal’lerin maharetli kurmaylığı söz konusudur, elbette sözü edilen bu
tarihsel zaferde. Evet, bu bir zaferdir, Dersim’den ganimet yükünü alıp
Üsküdar’a konaklayanlar için! Ölülerin koynundan çalınmış altınlarla Ardahan’dan
Karaköy’e iş hanları kurarak ortaya çıkan “Dersim Zenginleri”ni iyi
tanırlar rahmet olası kuranın tertipleri.
Dersim’de namı yürümüş
haydutluklar konusu tarihsel ve sosyolojik açıdan incelenmeye değer bir konudur
sahiden de. Ne ki, yüzyıllarca dört dağ arasında tecrit içinde yaşamak zorunda
bırakılmış; daracık bir coğrafyada kendi üzerine çoğalmış, Anadolu’nun dara
düşen tüm mazlumlarına kapılarını aralık tutmuş; tuz ekmek hakkı, kirvelik,
mısayıplık diyerek ötekini kendine kavim kardeş bilmiş ayrıksı bir halkın, anne
karnından süngülerle gün yüzüne çıkarılan ölü bebeklerine sorulsun isterdik
önce: “haydutluk” dedikleri nedir, diye?!.
Haydutlukları resmi
tarihçe tescillenmiş Dersimliler, topraklarına sığınmış 36 000 Ermeni’yi, Askeri
üniformalarından soyunmuş İttihatçıların, Simko’nun aşiret erleri ve Topal Osman
çetecilerinin tuttuğu ölüm koridorlarından geçirmediler. Derviş Toprağı
dedikleri diyarlarına sığınmış hiçbir mazlumu onlara vaadedilmiş altınlara,
ödüllere değişmediler. Böyleyken, Dersim’de taş üstünde taş bırakılmayan o büyük
“tertele” günlerinde, insan kanı Munzur’un berrak sularını bulandırırken,
buna paralel zamanda, yüzbinlerce büyük ve küçükbaş hayvanın ve ganimet yüklü
katır kervanların, yük araçlarının Carsançak ve Pertek üzerinden nerelere
taşındığını iyi biliyor olmalı Haydutluklar Tarihi’ni yazanlar.
TOPLAMA KAMPI YA DA BLOK
HAVUZLAR
Hiçbir moral çekince,
hukuk, toplumsal kural, uluslararası caydırıcılık ve yaptırım korkusu
taşımaksızın; silahsızlandırılmış Dersim’de, sivil savunmasız halk, yığınsal
kıyımdan geçirilirken, savaş urbalarını kuşanmış Müttefik Almanya, toplama kampı
inşaatlarıyla meşgul; fırınlara ateş taşıyor, yüzyılın yüzkarası sayılacak
yığınsal ölüm endüstrisinin çarklarını montaj ediyordu! Hitler, toplama kampları
projesinde kimi öncül modeli aldı bilmiyoruz ama, Dersimin “imhası ve
ıslahı” seferinde askerlerin kılavuz aldığı kaynaklarda yer alan, “Dersim evvela
Koloni gibi nazarı itibara alınması” ve “icap eden yerlerde Blok Havuzlar
yapılması” (Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak
Yayınları, s. 185) önerisi, ve buna karşılık gelen uygulamalar ibretlik
benzerlikler taşıyordu Nazilerle. Sözü edilen bu “Blok Havuzlar”dan biri
Beyaz Dağ’ın arka yüzünde Hopik (Havuz) denilen bir bölgedir. Yöre
insanının hala aynı adla andığı Hopik’te, Xeçê, Zımek, Qerneğe, Zarguvut, Sırzê
ve diğer çevre köy ve mezralardan toplanmış sivil savunmasız insanların
kemikleri yığılıdır. Toplu öldürümlerin histerik gösterilere dönüşmesi, akıl
almaz işkenceler, türlü deneyler Nazilerdeki gibi “bilimsel” (!) amaçlar
taşımıyordu ama, vahşetin dayandırılabileceği sınırlar test edildi Dersim’de.
Dönemin tanıklarının sözlü anlatımlarından derlenmiş kaynaklara bakılırsa, İzmir
ve dolaylarındaki hapishanelere taşınmış Üç Bin tutsaktan, savaş sonrası
yıllarda, geriye dönebilenler bir elin parmaklarını geçmemektedir. ikinci Büyük
Savaşın hengamesine denk gelen yıllar içinde zindanlarda kaybolup giden binlerce
Dersimlinin akıbeti, “Tertele Tarihi” içinde meçhule karışan detaylardan
biridir. Dersimlilerin zindanlarda yaşadıklarından çok az tanıklıklar kaldı
geriye. Dünyanın oluk oluk kan kaybettiği o yıllarda Dersimli tutsakların
kanları şişelenir, posaları istiflenir oradan sağ çıkabilmiş üç beş canlı
tanığın anlatımlarına bakılırsa. (Bu konuda, Kırmanci dilinde derlenmiş
kaynaklarından biri, Dr. Hüseyin Çağlayan’ın, 38 ra Jü Pelge (Trtele Drsimi)
adlı, Vejirayisi Tiji Yayınları arasında çıkan kitabıdır.) Cezaevlerinden sağ
çıkabilen söz konusu o bir kaç kişi de, salıverildiklerinden kısa bir süre sonra
hayatlarını kaybederler. Onların anlattıkları, yakınlarının belleğinde yer
ederek gelir bugünlere.
Nazi uygulamalarıyla
daha başka benzerlik kurmayalım istiyoruz da, akla katliam artığı Dersimlilerin
yaşadığı sürgün öyküleri geliyor bu kez de. Kendisi de çocuk yaşta ailesiyle
Dersim sürgün kafileleri içinde yer almış olan Şair Cemal Süreya’nın ana başlık
altına aldığımız şiirini sonuça bağlamanın yeridir burası. Bu şiirin imge
örgüsüne gizlenen gerçeklik, kıyım sonrası yılların uzayıp giden trajedisine
işaret etmektedir. Kamyonlara, vagonlara tıka basa doldurulan; uzun, çileli
yolculuklardan geçirilip, hayatta kalmış aile bireylerinin her birini ayrı bir
bucağa savuran zorunlu göçün; saçı – başı kazınmış kadını erkeğiyle, onları
yabancılayan bir tecrit çemberi içinde “iskanın” acımasız gerçeğidir “tarihöncesi
köpekleri ayaklandıran” .
1937- 38 yıllarında
katliama paralel yürürlüğe konan Sürgün, sonraki on yıl boyunca devam eder. 1948
yılına kadar köylerine inemeden dağlarda mahsur kalan Demenan ve Haydaran
aşiretlerinden zaman içinde teslim alınanlar, sürgün kafilerine en son
eklenenler arasındadır. Sürgün, iç Dersim’le de sınırlı kalmaz, Erzincan’ın ova
köylerinden Koçgiri’ye; uzak yakın tüm Dersim aşiretlerine uzanır. Ölüm
sessizliği içinde bırakılan merkez dolayındaki pek çok yerleşim alanı, “Yasak
Bölge” ilan edilerek, yıllar yılı bölge insanına kapalı tutulur.
1950 yılların başında
çıkarılan affın sonrasındadır ki, soykırım artığı sürgünler, topraklarına
dönebilmeye hak kazanır. Böyleyken, sürgünlerin pek çoğu yerleştirildikleri
yerlerde aidiyetlerini gizleyerek zamanın sisleri arasında dağılıp kaybolurlar.
FİNAL ANEKDOTU
Yıllar yılı ‘unitaire’
ulus - devlet yaratma adına, kıyımdan katliama koşanlar, bu ceberut tarihi hep
öteleyerek, gizleyerek, külleyerek, inkar gelerek, tabularına dokunulmaz bir
düzen tuttular. Bünyesindeki tüm farklı renkleri, kültürleri, dilleri, otantik
değerleri ve özgün aidiyetleriyle ortak bir anayasal güvenceyi öngören; ve
birliğini oluşturan tüm halklar arasında eşit ve adil dengeler gözetmeyi
oluşumuna prensip sayan Avrupa Birliği’ne, aday üyeliğin zorlandığı şu yıllarda
bile, yerleşik ulusal ayrıcalıkların kurbanı sayılıyor, bin kırımdan geçip
gelmiş Anadolu’nun kadim kavimleri. O büyük yığınsal kıyım ve ölümcün tehdidin
sonrasındadır ki, Dersim yaşadıklarıyla kalmadı, harabeler içinde bırakılan
köyleri bin yıllık adlarından soyunduruldu; o büyük yangın ve yağmayı izleyen
asimilasyon seferberliği içinde, özgün tarihinin tüm şeceresini; dilini ve
kimliğini yitirmekle yüz yüze geldi.
20. Yüzyılın ilk
yarısına yayılan büyük katliamlar tarihi içinde çığlığı yankısız kalan bir yerde
duruyor Dersim hâlâ. Tabular ve resmi tarihin yasak duvarlarına çarparak döne
dursun çığlık, beri yana dönüp son bir soru:
Yüceltilen, kutsanan
resmi tarihlerin dokunulmazlığında, sözlü, rivayetler tarihlerine tutuna
gelenlerin ya hiç mi payı yok!?..
KAYNAKÇA:
Dr. Hüşeyin Çağlayan,
38 ra Jü Pelge (Tertel Drsimi), Vjirayisi Tiji, 2003, Estemol
M. Nuri Dersimi,
Kürdistan Tarihinde Drsim, Doz yayın 1997, Dilan Yay. 1992, İst
Dersim, Jandarma
Genel Komutanlığı’nın Raporu no : 35058, Kaynak Yayınları, 1998, İst.
Kalman, M., Belge ve
tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yay., 1995. İst.
Erdal Gezik, Alevi
Kürtler, Kalan Yayınları, Nisan 2004, Ank.
Osmanli belgeleri'nde
Dersim tarihi : Osmanlıca-Türkçe 50 orijinal belge / Osmanlıca'dan çeviri
Ahmet Hezarfen ; yayına hazırlayan Cemal Sener, Etik, 2003 İst.
Kemal Bilbaşar, Memo,
Tekin Yayınevi, İstanbul 1969, 5. baskı Can Yayınları, İstanbul 2003
İhsan Sabri
Caglayangil'in anıları, Aktaran kaynak. M. Ali Brand, Apo ve PKK, 1992,
Milliyet Yayinlari, s. 56-60
Faik Bulut:
Belgelerle Dersim Raporları, Yön, 1991. İst
İsmail Beşikçi:
Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Ankara: Yurt, 1992 (1990). Ank.
Kahraman Aytaç, Halk
Anlatışlarına Göre Dersim, Kalan Yayınları, 2002, Ank.
Suat Akgül: Yakin
Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, 1992. Ist.
Nasit Hakkı Ulug,
Derebeyi ve Dersim, Ankara: Hakimiyeti Milliye Matbaası, 1931
Cemal Taş, Hüseyin
Ayrılmaz, Hawar Tornecengi gibi araştırmacıların derlediği Dersim yaşlılarıyla
yapılmış; yayımlanmamış röportajlar.,
Yaşlılarla kişisel
dinlemelerimden kayda aldığım notlar,
Hazırlayan Emir Ali Yağan
