ZAMANA KARŞI UMUTLA DİRENEBİLMEK
Ferhat Tunç
Zamanın ne kadar acımasız olduğunu söylemeye gerek var mı? Ya da asıl acımasız olan zamanın içinde gazı alınmayan sancılar mı yine? Sınır ötesi operasyon ve buna bağlı olarak çatışmaların yeniden başlaması, Newroz bayramının coşkuyla, kardeşçe kutlanılmasına olan tahammülsüzlük, barışa dönük beklenti ve umutlarımızı yine kırdı. Ülkemizin yakın tarihi acımasızlıkların izleriyle doluyken, bu zamana kadar bundan ders çıkaramamış olmak son derece üzücüdür. İşte 21. yüzyıl Türkiye’si hala bu sorunların odağında, şiddetten medet uman ve bilinci gerginleştiren bir ülke olarak çağdaş demokrasiye, özgürlüklere ve insan haklarına inatla karşı çıkmaya devam etmektedir.
AB uyum yasaları çerçevesinde çıkan yasalar işlevsiz bırakılıyor. ”Düşünce özgürlüğü” sözde bir özgürlük olarak kalıyor ve aydınlar, sanatçılar bu ülkede hala adliye koridorlarını aşındırmaya devam ediyor. Dahası 301. maddenin hedef haline getirdiği sevgili arkadaşımız Hrant Dink’in katilleri hala cezalandırılmış değil. Bu arada cinayetin nasıl göstere göstere işlendiğinin, her gün yeni bir kanıtı daha ortaya çıkıyor.
Irkçı-milliyetçi zihniyetten, Susurluk ve Ergenekon gibi derin çeteci katillerden yüzünü bir türlü arındıramamış bir rejim altında, bu zihniyetin etkilediği insanların azımsanamayacak düzeyde olduğu bir ülkede yaşamaya çalışıyoruz.. Bu gerçeği yakından bilen, yaşayan insanlardan biri olarak bunları söylüyorum. Artık kendi evimizde bile güvende değilsek, kapılarımız kırılırcasına çalınıp, uluorta gözaltına alınıyor ve sorgulanıyorsak ve sudan bahanelerle hakkımızda davalar açılarak adeta bir “katil” muamelesi görüyorsak, geriye ne kalmıştır?
Devleti oluşturan kurum ve partilerin, sorunların çözümü noktasındaki politik yaklaşımları, ne yazık ki bu zihniyetten beslenmektedir. Baskıyla, şiddet uygulamalarıyla, ortaçağ skolastik düşüncesinden kalma gerici politikalarla ülkenin birliğini ve bütünlüğünü sağlayacaklarına inananlar büyük bir yanılgı içindedir. Milliyetçi düşüncenin girdabında şekillenen politikalar halkları birbirine yakınlaştıramaz hatta aksine uzaklaştırır ve çözümsüzlüğü derinleştirir hale gelmiştir. Nitekim yaşadığımız tam da budur. Burada sorun sadece AKP hükümeti değil muhalefeti oluşturan partilerin de aynı tutum ve aymazlık içinde bulunmasıdır. Bu siyasi işbirlikçilik, daha çok ölüm ve daha çok kan dökülmesi üzerinde hemfikir hale gelmiştir. Sınır ötesi operasyonunun bitirilmesini hazmedemeyip “neden daha çok Kürt genci öldürmedik” diye kavgaya tutuşanları dehşetle izlediğimiz bir Türkiye klasiğinin ne kadar dramatik olduğu aşikardır.
Gelinen noktada kendi de kapatılma tehdidi altında bulunan bir AKP iktidarı var. AKP, iktidar yılları boyunca, giderek statükocu bir parti haline gelmeyi ve Genelkurmay çizgisine yaklaşmayı AB sürecine tercih etti. Buna rağmen hakkında kapatılma davası açılması AKP’de bir değişiklik yaratacak mı? Yüzlerini oylarını “topladıkları” insanların ekonomik, sosyal ve özellikle de demokratik taleplerine dönecekler mi, göreceğiz. Ülkemizin barışını ve kardeşliğini tehdit eden milliyetçi-ırkçı politika ve uygulamalara karşı herkesin çekinmeden, korkmadan söyleyebileceği şeyler olmalı. Bülent Ersoy örneğinde olduğu gibi vicdanlarının sesine kulak verip tepkisini dile getirecek daha çok aydın ve sanatçıya ihtiyacımız vardır. Kendisini ilerici, demokrat ve halkçı gören sanat ve düşün adamlarının, kişisel çıkarlarını bir kenara bırakarak vicdanlarının sesine kulak vermelerini beklemek hepimizin hakkı. Şahsen yaşadığım baskı ve saldırılar karşısında dost görünen bu insanların dayanışma ve desteğine tanık olamamak beni üzmekten çok düşündürmeye sevk etmiştir!
Sadece bunlar mı?
Tabii ki hayır. Saymakla bitiremeyeceğimiz ve yaşamımızın her anında beynimizi, ruhumuzu tırmalayan sorunların, geleceğimizi tehdit eden gelişmelerin gölgesinde akıp gidiyor hayatımız. Devletin demokratikleşmesi ve buna bağlı olarak ülkemizin en temel meselesi olan Kürt sorunun çözümü, sorun olmayı sürdürüyor. Çözümün barışta olduğu gerçeğini görmeyen hükümetin sınır ötesi operasyon da dahil savaşı ve şiddeti çözüm olarak gören yaklaşımından kaygı duymamak elde mi? Kendi iç sorunlarını çözmek, Kürdüyle, Alevisiyle toplumla barışmak ve bu ülkenin vatandaşları olarak onların dil, kültür ve inançlarına saygının gereğini yerine getirmek zor olmasa gerek. Türban konusunda cömert davranan bu hükümetin aynı duyarlılığı Alevilik ve onun sorunları konusunda da göstermesini beklerdik. Ama nafile, zira Kürdü Türkleştirmeye çalışan bu tekçi zihniyet, Aleviliği de gündem karmaşasına boğup bıraktı. Siyasi partilerin Alevi politikasının özünde onları “oy deposu” görmekten başka bir unsur bulunmuyor. Bu, hiç şüphesiz ki Aleviliği özünden uzaklaştırma ve asimilasyona hizmet ediyor. Oysa bu inanç sistemi, her türlü bağnazlığı, ırkçılığı ve dinsel gericiliği yok sayan ve her anlamda kardeşleşmeyi ön gören bir inançtır.
Peki nasıl olacak? Bu sorunları aşmak için nasıl bir yol izlenmeli diye sormaktan kendimi alamıyorum. Her kesimin, herkesin ortaklaşacağı bir çözüm formülü mevcut iken devletin statükocu, inkarcı tutumunu oturup seyredecek halimiz yok. Bu sorunların bir an önce çözülmesi ve insanlarımızın hak ettiği özgür demokratik bir Türkiye’de yaşamak için daha ne kadar beklemeliyiz veya “daha ne kadar ölmeliyiz” diye sormak istiyorum.
Öncelikle sorunun adını dosdoğru koyarak tartışılmasının mümkün kılınması gerekir. Demokratik bir tartışma ortamı sağlanmadan çözüme dair düşüncelerin açık ve net bir şekilde ortaya konulması olanağı da yoktur. Kürt sorunu bir “terör”, “güvenlik”, “bölücülük” vb sorunu olarak görüldüğü için, bugüne kadar doğru ve demokratik bir ortamda tartışılamadı; çözüm yolları ve projeler geliştirilemedi. Kürt sorununu tartışmak, konuyla ilgili konuşmak, yazmak, düşüncelerini ifade etmek, baskı, ceza, tehdit, hapis, hatta öldürülme riski anlamına geldi. Bunun yanında, silahların, eylemlerin, operasyonların, ölümlerin gölgesinde doğru bir tartışma imkanı olamayacağı için, silahların susması, operasyonların durması, akan kanın kurutulması, sorunun taraflarıyla görüşmeler yapma olgunluğunun gösterilmesi gerekmektedir. Kürt halkının demokratik, seçilmiş temsilcileri bir “muhatap” olarak görülebilmelidir.
Böylesine çivisi çıkmış bir rejimle karşı karşıya kaldığımız Türkiye’de ben yine de umutlu şeyler söylemek ve geleceğimize oradan bakmak istiyorum baharla birlikte.
Newroz geldi… Newroz, umutlarımızın canlandığı gündür aslında. Birçok yerde Newroz kutlamaları olaysız ve bayram havasında geçti. Ama Hakkari, Van ve Yüksekova’da kan döküldü. Ölü ve yaralılar var. Gözaltına alınanlar var. Olaylar, buralarda kutlamalara izin verilmemesinden dolayı patlak vermiştir. Kaostan, gerilimden beslenen devlet zihniyetini aşmadan bugün bulunduğumuz noktadan daha ileri gidemeyeceğimiz açık...
Ama yine de, her şeye rağmen umutlarımızı korumalıyız...Korumak için direnmeli, ülkemizin aydınlık geleceği ve barışı için her zamankinden daha fazla çaba göstermeliyiz... Newroz ateşi umutsuzluk ve gözyaşlarıyla sönmemeli artık…