Qelema Sure – Kırmızı Kalem Üzerine
Dersim 38, Sinema - Tiyatro | XIDIR | Temmuz 3, 2009 at 11:25
Yönetmen Özgür Fındık’ın Dersim katliamını anlattığı “Qelema Sure – Kırmızı Kalem” adını verdiği dördüncü belgeseli gösterime girdi. Katliam sonrası yaşanan bir öyküden ismini alan belgesel üç yıllık bir emeğin ürünü. 1990’lı yıllarda yaşanan köy boşaltmalar ve katliamlarla 1937-38’de yaşanan katliam arasında bağ kuran Fındık, belgeselinde canlı tanıkların anlatımlarına da yer vermiş. Önceki gün Paris’te gösterime giren belgesel, 22 Şubat’ta Viyana, 28 Şubat’ta Stuttgart, 1 Martta Münih, daha sonraki tarihlerde ise Hamburg ve Bremen’de izleyiciyle buluşacak. Yönetmen Özgür Fındık, belgeselin çekim öyküsünü, vermek istediği mesajları ve projelerini ANF’ye anlattı.
* Belgeselin ismi neden Kırmızı kalem?
- Bu isim 1964 Hozat’ın Tavuk köyünde muhtarlık yapmış bir tanığın anlatımlarından ortaya çıktı… Muhtarı Hozat merkeze çağırırlar 1938 yılında, Koçuşaği tarafında yaşayan birini sorarlar. Muhtar bilmediğini söyler ve o arada kaymakam içeri girerek nüfus memurunun elindeki deftere bakar ve sorar: “Nedir o kırmızı kalem ve siyah kalemle altları işaretlendirilenler?” Nüfus müdürü “kaymakam bey kırmızı kalemle işaretlendirilenler 1938’de devlete karsı suç isleyenlerdir. Onun için kırmızı kalemle işaretlendirilmiştir.” Bu öyküden yola çıkarak belgeselin ismini Kırmızı Kalem yaptık…
94, 38’DEN BETERDİ!
* Konu esas olarak 1938 Dersim katliamını işliyor, fakat görüyoruz ki belgeselinizde 1994 olaylarını da işlemişsiniz. Neden yakın tarihi karşılaştırma gereği duydunuz?
- Biz belgeseli işlerken genel olarak resmi ideolojinin Dersim’e bakış acısını koyduk. 94’den 38’e geriye dönüş olarak belgeselimizi kurgulamamızın ana nedeni buydu. Çünkü Dersim’de 94’deki yakma yıkma, koy boşaltma 38’de yakılan yıkılan haritanın aynısıydı. Onun için resmi ideoloji bizi hep suçlu gördü. Suçlu gözüyle baktı. Biz genel olarak buna dikkat çekmek istedik. Bir de çalışmalar esnasında Dersim’deki köylere giderken insanların belleğindeki cümle şöyleydi: 94, 38’den beterdi. “Neden?” diye sorduğumuzda söyledikleri şuydu: “38’de bizi öldürdüler, katlettiler, tamam bizi götürüp sürgünde bir yer verdiler. Ama 94 bunun tersiydi, yakıp yıktılar ve sokağa bıraktılar, yatacak yerimiz yoktu, on aile üst üste kalıyorduk. Köyümüzde devlet eşyalarımızı çıkarmamıza izin vermiyordu, bu daha beter bir şeydi”, diyorlardı…
* Başvurduğunuz tanıklar 38 Dersim katliamını yaşayan insanlar, onların sizin üzerinizde bıraktığı etkiler nelerdi?
- 70 yıl aradan geçmişti. El yordamıyla karanlıkta ilerlerken kurbanların çığlıkları, dün gibi hissettirdi, her tanık ve her hikaye… Bugün Filistin’de, Irak’ta yaşananlar dün Dersim’de ve Kürt illerinin birçoğunda yaşanan ve geçmişte de yaşanmış bir insanlık dramıydı…
DERSİM’DEKİ KATLİAMLAR
* Tanıklar neler anlattı? Sizi en çok etkileyen bir hikaye var mı?
- Beni en çok etkileyen Seyit Rıza’nın kızını 7 yıl alayın ağıllarında (süvari atlarının konulduğu yer) tutulması olmuştur. Kadın bunu bize anlatırken bile hala o anı yaşıyordu. Gerçekte cümle kurmakta zorlanıyorum, yaşanan o dramı o vahşeti nasıl adlandıracağımı bilemiyorum…
* Tanıkların çoğu cesetlerin altında kalarak kurtulan insanlar, yakın tarihimizde bu insanlar benzer olaylarla karsılaştılar, bu insanlar için geçmişle bugün arasında fark var mıydı?
- Bence çok fark yoktu, dün de aynı ideolojinin sahipleri yaptı, bugün de onlar. Dün de askeri kıyafetli insanlar geldi postallar insanları ezdi bugün de… İnsanlar kaçırılıyor, çocuklar sokak ortasında öldürülüyor ve ölüm kuyularında insan cesetleri var, yani vahşet olabildiğince devam ediyor. Ergenekon işin görünen yüzü ve bilinmeyen yönünü düşünmek bile istemiyor insan. Fakat bu yaşananlar da Türkiye’nin bir gerçeği. Başbakan Davos’ta bir konuşma yaptı ve İsrail’i kınadı. Sormak istiyorum Dersim’deki bu katliam ve şu anda devam eden katliamlar gerçek değil mi?
* Belgeselde Hitler görüntüleri dikkatimi çekti, bununla ne anlatmaya çalıştınız?
Tanıkların anlatımlarına göre Hitler’in Yahudilere yaptığı katliamın Dersim’de yaşananlardan farklı olmadığını düşünüyor. Çünkü Hitler de yol yaparken katlettiği insanları kullanıp gaz odalarına koyarak öldürüyordu. Tanıklara göre aynı şeyler Dersim’de kadın çocuk demeden insanları süngüleyerek, kursuna dizerek, tecavüz ederek, zehirli gaz kullanarak yapıyordu.
* Belgeselinizde Uşak gezisi sırasında orada bulunan Dersim sürgünlerinin kendi topraklarına dönme istemine karşı İsmet Paşa “burayı beğenmiyorsanız, Kıbrıs’a gidin” demekle ülkeyi terk edin demek mi istemişti? Sizce bu günümüzde sıkça kullanılan “ya sev ya terk et“ deyimiyle denk düşüyor mu?
- Doğrudur, bence de bir farkı yok. Dün de kendi dışındaki dilleri, kültürleri, inançları yok sayma ve asimle etme politikası üzerine politikalarını belirlemişti Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak. Yani cumhuriyetin kurucu kadrolarının ideolojik bakış açısıydı bu.
* Belgeseliniz 38 ve 94’ü bütünü ile yansıtıyor mu?
- Hayır, yansıtmıyor. 38 ve 94’de yaşananlar bir filmle anlatılacak konular değil, yüzlerce binlerce belgesel ve kitap yazılabilir. Biz bir yanını işledik, asıl katliam boyutuydu ve bu boyutu da canlı tanıklarıyla işlemeye çalıştık…
* Belgeselde tanıkların tümüne yer verilememiş. Elinizde bulunan anlatımları başka bir biçimde değerlendirmeyi düşünüyor musunuz?
- Evet, düşünüyoruz, ama net olarak şunu yapacağız diye bir şey söylemiyorum, çünkü daha net bir proje yok.
* İstanbul’da çıkan Köroğlu gazetesinin 13 Eylül 1938 gün ve 1083 sayılı nüshasında zehirli gaz bombalarıyla Dersimde katliam yapıldığı yazılmıştı. Aynı doğrultuda belgeselinizde Ihsan Sabri Çağlayangil’in konuşması, anlatımı var. Olay dönemini yasayan askerlere ulaşabildiniz mi?
- Hayır ulaşamadık. Bir kişiye ulaştık o da konuşmadı çünkü korkuyordu, ailesine zarar gelir diye.
* Belgeselde Seyitli köprüsünde toplanan ve bir ağaç dikmek isteyen sivil toplum örgütü yöneticilerinden oluşan Dersimliler, neden Dersim’e sokulmak istenmedi?
- Nedeni devletin orada yaptığı katliamcı yapısını görmelerini istemiyorlardı. Bundan başka nasıl açıklanır bilmiyorum.
ÖLEN SAYISI RESMİ RAKAMLARDAN ÇOK FAZLA
* Dersim katliamında ne kadar insan öldü? Kimisi 20 bin diyor, kimisi 40 bin. Sizin düşünceniz nedir?
- Ne kadar insan öldü, tam sayı söylemem doğru olmaz. Çünkü elimde tamam bir veri yok. Resmi devlet belgelerinden edindiğimiz bilgi on beş bin isyancının imha edildiğidir. Dönemi yasayan insanların katliam esnasında ve sonrasında dağınık olması ve sürgün yaşamasından kaynaklı olarak, sivil halkın da bu konuda verdiği bilgiler tam bir veri oluşturmamaktadır. Fakat tahminlere göre katledilen insan sayısı verilen rakamın çok çok üzerindedir.
* Belgeselinizi çekerken ne tür zorluklarla karsılaştınız? Destek olan kurumlar var mıydı?
- Bu belgesel içinde yaşadığımız coğrafyanın katliamcı tarihiyle yüzleşmesinin, daha doğrusu yüzleştirilmesinin bir adıydı. Bundan kaynaklı çok ciddi sıkıntılar çektik. En önemli sıkıntılar ebetteki resmi ve gayri resmi belgelere ulaşmak noktasında çektiğimiz sıkıntılardı. Ekonomik olarak da tam anlamıyla aslında kendi olanaklarımızı kullandık desem, sanırım yanlış olmaz. Ancak irili ufaklı küçük yardımlar da aldık bu konuda. Bunlardan biri bir kurumsal kimlikti. Almanya Dersim Federasyonu’ndan küçük bir destek aldık. Bunun dışında birey olarak irili ufaklı katkı sunan kişiler oldu.
* Kaç kişi ile çalıştınız? Ne kadar sürede çekimi tamamladınız?
- Bu proje üç yıl süren bir çalışma. Bu projede asil çalışan toplam beş kişiydik: Emirali Yağan, Cemil Kızıldağ, Safiye Işıklı, Hıdır Eren. Ama dönemsel olarak kişisel katkıları olan arkadaşlarımız oldu.
* Bu ilk belgesel çalışmanız mı?
- Hayır, bundan önce üç çalışmamız oldu. Bunlar da “İklimsiz Kadınlar”, töre cinayetlerini anlatan bir belgesel. “Şafağın Göz Yangını”, 19 Aralık ölüm oruçları sürecini anlatan bir belgesel. “Üç Öykü Üç Direnis” de 15-16 Haziran, Seka, Tüpraş, geçmişten günümüze isçi sınıfının farklılığını anlatan bir belgesel. Bu belgesel iki yönetmen imzalı çıktı, Safiye Işıklı ve ben.
* Yeni projeleriniz var mı?
- Evet aslında yapmayı çok istediğimiz ve düşünü kurduğumuz bir çok projemiz var. Ancak yaşadığımız ekonomik sıkıntılardan kaynaklı bunları gerçekleştirmede geçmişteki gibi gecikmeler yasamamız sanırım söz konusu olacaktır. Türkiye’nin geçmişte içerisinden geçtiği bir karanlık ve siyasi dönemi kendi bakış açımızla ele almayı düşündüğümüz bir projemiz var. Adını şimdi tam olarak telaffuz etmeyeyim, projemiz olgunlaştığında bunu dile getiririz.
***
CANLI TANIKLAR KONUŞUYOR
Yönetmen Özgür Fındık, belgeselinde canlı tanıkların anlatımlarına da yer vermiş. Bunlardan direnişin lideri Seyit Rıza’nın Kızı Leyla Ağlar ile Elif Atalay’ın anlatımlarından kısa kesitler sunuyoruz:
Leyla Ağlar, katliamda yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Dediler sizi ihbar etmişler, Muhtar geldi dedi ki, Rayber ihbar etmiş, üç alay buraya geliyor, arama yapacaklar. Bir tarafa saklanın, çadır dursun, nasılsa yayla bizim. Derken asker sağlı, sollu etrafımızı sarmaya başladı. Yaz mevsimidir, ormanı kesmişler, beyaz elbiseler giyinmişler, davar gibi peş peşe dizilmişlerdi. Etrafımızı kuşattılar. Burada biz öleceğiz, asker çok gelmiş diye düşündük. Bizi ormanın içinde derenin oluşturduğu bir yarın içine sakladılar. Biz öyle toplu olarak o yarın dibindeyiz. Önce ağır makineliyi kurdular. Ondan sonra baktılar ki dereyi alamıyor, başka bir silah çıkardılar. Ha böylesi bombalar… Böyle gelip oraya düşüyorlar. Yeri yumuşaksa patlamıyor. Sertse patlıyor, derede sesi yankılanıyordu. Hayır bombalar değmedi. Makine ses etmedi. Kurşunlar nasıl yağıyor. Beşli mi ağır makineli mi? Kurşunların hepsi aşağıya doğru gelip bize değdi. Herkes Wuy, wuy, wuy bağırıştılar. İşte o zaman sesler kesildi. Artık bilmiyorum neydi? Böyle yeşil bir boyaya büründü çocukların suratı. Üç gün biz ölülerin altında kaldık. Ben uyandım. “Anne” diyorum, bağırıyorum kımıldayamıyorum. İki üç kadın annemin üzerine düşmüştü. Gücüm mü var kalkayım? Bağırdım, bağırdım, bağırdım. Kesilip kaldım! Uyudum… Bir uyandım ki, “wuyy” dedim “asker. Kalktım, Selvi’yi göremeyince, Cemile’ye; “bizim Selvi kurtulmuş” dedim. Dedi “şu değil mi? Ötede ölmüş” Ne olmuş ki ölmüş?
Kalkmış işte, o senin küçük kardeşin var ya, onu almış ki gitsin adamın biri süngüyü, yukarıdan Selvi’nin boynuna vurmuş, tepesi üstü yere çakılmış.”
SÜRGÜN GÜLERİ
Leyla Ağar’ın, katliam sonrası sürgün günlerine ilişkin anlattıkları ise şöyle:
“Zaten böyle polisler gidiyor jandarmalar geliyor, jandarmalar gidiyor, polisler geliyordu. İşte bizim gelin söyle dedi. “Bizi denize doldurun öldürün, biz ne yapmışız, ne kan dökmüşüz. Niye bu atları bağırtıp bizi sağır ediyorsunuz? Bir tane değil ki kulak verelim.” Çocuklar bağırıyor yorganların altına koyuyoruz. Bu kenesi, bu tahta biti, bu sivrisineği, her biri böyle, yatak yorganı hep sarıyorlar. Elbiseyle yatıp kalkıyoruz. Ha sabah kalkıyoruz ki, yatak yorgan üzeri toprakla kaplanmış, yüzünü çıkarıp veriyoruz. Onları çöpe atıyorlar. Diğer gün o yüzler aynı hale geliyor. Sağır dilsiz olayım. Sürgünden gelirken, komsumuz bir gazete getirdi Sakine’nin yanına. Sakine’ye dedim ki, “Bu Zeynel, bu Rayber, bu da Seyit Rıza. Niye yan yana getirmişler? Dedi ki “Asmışlar, asmışlar.”
Bilmem yakmışlar, bilmem ne yapmışlar, ne etmişler. Artık biz bağırıştık, çağırıştık, ağladık, ağladık…
Bu defada polis geldi, bizi ifadeye götürdü. “Ne olmuş?” dedi. “Babamızı asmışlar, hapisteydi, oradan alıp asmışlar”. “Kim öyle yapmış?” dedi, “Siz yapmışsınız, Elazığ’da asmışlar” dedik.
GAZ DÖKÜP CANLI CANLI YAKTILAR
Katliamın canlı tanıklarından Elif Atalay’ın anlatımı da yaşanan vahşetin boyutlarını açıkça ortaya koyuyor. Atalay, ormanın içinde gizlenirken tanık olduklarını anlatıyor:
“Mağaradan çıktık, mağaranın karsısındaki ormana girdik. Güneş doğar doğmaz, topları mağaranın karsısına kurdular. Mağarayı gördüler, 300 kişiyi aşağı dereye indirdiler, kadınları seçip askerlerin içine götürdüler. Erkekleri kollarından birbirine bağladılar. Gazı üstlerine döküp, kibriti çaktılar. Biz de ormandan bakıyoruz. Ormanın içinden gizli gizli bakıyorduk. Gazi döküp, kibriti çaktılar. Çıtır, çıtır, çıtır yaktılar…
Kadınları alaya götürdüler, 3 gün orada kaldılar. Meğer ki kadınlar 3 gün kaldıktan sonra 3. günün sonunda çayırlara getirip hepsini süngüleyip, üst, üste yığmışlar. Hepsini süngülemişler, genç bir kız cesetlerin altında kalmış, kendisine hiçbir süngü değmeden sağ kalmış. Süngü değmemiş. Biz oturuyoruz, karşıdan çıktı…
Millet “o hortlamış“ dedi. Saçı başı dağılmış, üstü başı kan içinde kalmış…
Tabi onca ölünün kanı onun üzerine akmış, karşıdan geldi… Ağlayarak “ben hortlamadım, cesetlerin altında kaldım” dedi. Annem kıza doğru gitti, getirdi. Sanki kan gölünden çıkmış, açtı, susuzdu…
Banyo yaptırdılar, kadınlara çok kötü hakaretler etmişler.
Kız, kız olarak mı kalmış?! İmkanı var mı?! Yatağa yatırdılar akşama kadar kaldı. Akşama kız öldü…”
ÇOCUKLARI AYAKLARINDAN TUTUP KAFALARINI TAŞA VURDULAR
“Biz Gomesurun oradaki ormana kaçtık. Qopo’nun annesi vardı, Kede derler… Torunlarını alıp bizden daha ileride saklanmış. Asker gitmiş görmüş. Söylediklerine göre, yüzbaşımıymış, binbaşımıymış, artık neyse attan inip çocukların ayaklarından tutup, kafalarını taşa vuruyormuş. Çocukların beyinleri etrafa dağılıyormuş. 4 çocuk ve nineleri… 5 kişi…”
AĞLAMASIN DİYE ÇOCUKLARINI BOĞDULAR
“Bizde çocuklar vardı, ağaçlık bir yere girdik, askerler yukarıdan geliyordu. Toplaşıp suyun içinde oturduk, çocuklar bizden ekmek istiyor, “susun” diyoruz. Çocuktur, çocuklar anlamıyorlar ekmek istiyorlar… Onların sesini kesin! Onların sesini kesin ki askerler duymasın! Çocuktur anlamıyor ki saklandığımız yerden çıktık, Seyithan ağanın gelini Qolze… Elini boğazına koyup kızını boğmuş, ağlamasın diye. Bizimle bir de Resikanli kadın vardı. O da oğlunu boğdu. Ağaçların altından çıktık cesetleri böyle oraya indirdiler. Kızın adı da Gever’di, şimdiki gibi hatırlıyorum, öyle bir kızdı ki bakmaya kıyamazsın. Bu defa da çocuğu niye boğuyorsun diye kızıyorlar. “E, siz beni azarlıyorsunuz ama bu kadar insan gideceğine o gitsin.”
Belgeselden Bir Trailer
Anf
Benzer YAZILAR
- Neden Dersim?
- İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları …
- 72 yıldır kardeşlerini arıyor…
- Bir ordu görüyorum ben Desım’de








